logo

Günecius’a Yolculuk

Cahid 25 yaşında, hayatı boyunca zengin olmayı hayal etmiş ancak bunun için çalışmak yerine sürekli define aramayı tercih etmiş bir gençti. Zamanının hemen hemen tümünü define arayarak ve bunun için araştırmalar yaparak geçiriyordu. Kah harita arıyor, kah gözüne kestirdiği yerlerde kazı yapıyordu.

Bu durum onun için artık bir yaşam tarzı haline gelmişti. Bir gün büyük bir hazine bulacağına ve zengin olacağına inanıyordu. Cahid küçük yaşta ailesini kaybetmiş ve bir süre akrabalarının yanında kaldıktan sonra kimsesizler yurduna yerleştirilerek orada büyümüştü. Yurttan ayrıldıktan sonra çeşitli işlerde çalışsa da tüm kazancını define aramak için harcıyordu. Hayattan tek beklentisi hayalindeki büyük hazineyi bulmak olduğundan herhangi bir gelecek planlaması yapmıyor, günü birlik yaşıyordu.

Yine benzer hayaller kurarak yürüdüğü sıcak bir Ağustos günü gözüne çok eski bir kitapçı ilişti. Burası bir kitapçıdan çok kitap müzesi gibi duruyordu. Biraz seyrettikten sonra içeri girmeye karar verdi. Bir hazine haritası bulamazdı belki ancak biraz kitap okumak, fantastik hayallere dalmak, belki de bir define avı hikayesinde kendisini bulmak istedi ve içeri girdi.

İçerideki manzara karşısında adeta büyülenmişti. Devasa ciltli kitaplar, deri kaplama el yazmaları, el işi minyatürlerle dolu kitaplar, tavana kadar uzayan geniş raflar ve eşsiz eserler karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor, adeta hayaller dünyasına yelken açıyordu. Onun şaşkınlığını ve hayranlığını fark eden kütüphane görevlisi yanına yaklaştı ve ne aradığını sordu.

Cahid define ve zenginlik üzerine bir şeyler okumak istediğini belirtince kütüphane görevlisi oturmasını ve beklemesini istedi. Cahid sabırsızlıkla beklerken bir yandan da etrafı seyrediyor ve kitapların verdiği huzur ve eşsiz kokuyla büyülenmeye devam ediyordu. Her şeyi unutmuştu artık Cahid. Anı yaşıyor, sabırsızlıkla kitabını bekliyordu. Oysa okumayı pek sevmezdi. Hatta okulunu da bitirememişti.

Çok geçmeden kütüphaneci elinde deri kaplı, el yazması, kapağı ve sayfaları kalın iplerle dikilmiş çok eski bir kitap getirdi. Kitap çok kalın ve karmaşık görünüyordu. Kütüphane görevlisine bu kitabın ne anlattığını sorduğunda, çok eski bir eser olduğu, yazarının yüzyıllar önce yaşamış olduğu ve  aradığını bu kitapta bulacağı bilgisini aldı. Kütüphane görevlisi kitabı masaya bırakarak ayrıldı.

Cahid önce kitabın sayfalarını karıştırdı. Yer yer çizimler olduğunu, çok düzgün bir el yazısı ve parlak mürekkep ile yazıldığını gördü. Kitap çok kalındı ve okuması çok üzün sürecekti. Biraz tereddütten sonra kitabı okumaya başladı. Fantastik yaratıklardan ve var olmayan gezegenlerden bahsediliyordu kitapta. Bir süre okudu ancak kitabın define ya da zenginlik ile ilgili bir kitaba benzemediğini fark etti. Yine de okumaya devam etti. Saatler geçmiş akşam olmuştu. Artık kütüphanenin kapanma zamanı gelmiş, kütüphane görevlisi de kendisini bu konuda uyarmıştı. Ancak  Cahid kitabı okumaya devam etmek istiyordu. Hayatı boyunca okumaktan hiç bu kadar keyif aldığını hatırlamıyordu. Kütüphane görevlisi kitabı zarar vermemek ve iade etmek kaydıyla yanına alabileceğini söylediğinde çok sevindi. Gerekli bilgileri doldurduktan sonra kitabı da yanına alarak kulübesine gitti.

Cahid ormanlık alanın içerisinde kendi yaptığı küçük, ilkel ve ahşap bir kulübede yaşıyordu. Bu kulübeyi yapması aylar sürmüştü. İçerisinde bir çalışma masası, bir yatak ve bir sandalye bulunuyordu. Soğuğun ve yağmurun girmesini engellediği naylon parçaları ile diğer eşyaları da çeşitli yerlerden temin etmişti. Yalnızca akşamları buraya geliyor, bulduğu ve temin ettiği haritalar üzerinde burada çalışıyordu. Zaman zaman çeşitli işlerde çalışarak da hayatını idare ediyor ancak kendisine düzenli bir iş ve hayat kurmuyordu. Güçlü, kuvvetli, zeki, yakışıklı ve genç bir delikanlıydı oysa. Bu şekilde yaşamasına rağmen kendisine bakıyor, şık ve temiz görünüyordu. Yine çalışma masasına oturdu ve kitabı okumaya devam etti. Kulübesinde aydınlanmak için gaz lambası kullanıyordu.

Kitabı okurken bir yazı dikkatini çekti. Adeta kendisini anlatıyor, kitaptaki Kral Jack ülkesine girişi tarif edip, girişin anahtarı kulübenin karşısındaki çınar ağacının kovuğunda diyordu. Gerçekten de kulübesinin karşısında bir çınar ağacı vardı. Heyecanla koşarak çınar ağacına gitti ve kovukta ağır, büyük ve ihtişamlı bir kutu buldu. Kutuyu hızla açtı ve içine baktı. Kutunun içerisinde altın bir anahtar ve bir not buldu. Notta ormanın derinliklerinde büyük ve yaşlı bir ağaç olduğu, her dolunayda ağacın yanında bir kapı açılacağı, bu kapıyı yalnızca anahtara sahip olanları görebileceği yazılıydı. Kafasını kaldırdı ve gökyüzünde ki dolunayı gördü. Şaşkınlığını ve heyecanını korku bastırıyordu. Yine de koşarak ormanın derinliklerine gitti. Ne aradığını ve nasıl bir ağaç olduğunu bilmiyor yalnızca koşuyordu.

Çok geçmeden yanından çok parlak ve ihtişamlı bir ışık yansıyan devasa ağacı gördü. Gördüğü an korksa da merakı korkusunu yendi ve ağca doğru yaklaştı. Işıktan bir kapı vardı ağacın dibinde. Bahsedilen kapı ve ağacı bulmuştu. Tereddüt etse de bir süre, kapıya yaklaştı sonunda. Cebinden anahtarı çıkararak kapıyı açtı ve içeri girdi. Bambaşka bir dünyaya gelmişti adeta. Uçsuz bucaksız yeşillikler, meyve dolu devasa ağaçlar ve ışıl ışıl parlayan berrak bil göl duruyordu karşısında. Yakınlardan sesler geliyordu. Önce korksa da sese doğru ilerledi. Büyük bir kalabalık gördü. Yalnızca efsanelerden duyduğu fantastik canlıları görünce korkudan bayıldı.

Ayıldığında karşısında bir insanoğlu duruyordu. Kendisini Kral Jack olarak tanıttı ve “Gunecius’a hoşgeldin” insanoğlu dedi. Burası Kral Jack’in ülkesi Gunecius’du ve efsanelerinde insanoğullarının ülkelerini ziyaret edeceğinden bahsediliyordu. Doğruldu Cahid şaşkınlığını gizleyemediği gibi korkudan da tir tir titriyordu. Kral’ın arkasında 2 sentor ve iri bir minotor vardı. “Burası güç, zenginlik ve barış ülkesidir.” dedi kendisini Kong olarak tanıtan minotor.

Sentorlar kendilerini takip etmelerini istediler Cahid’den. Birlikte yürümeye başladılar. Sentor James “Gunecius’a asırlardır dünyanızdan gelen insanoğlu hükmetti ve barış içinde yaşamamızı sağladır. Şimdi de Kral Jack ve Kraliçe Jessica yönetiyor ülkemizi. Efsanelerimiz bize nesiller boyunca Kral Jack ve atalarının yönettiği ülkemize yeniden ve başka bir soydan insanoğullarının geleceğini haber veriyordu. Sen efsanede bahsedilen insanoğllarındansın. Kraliyet konuğu olacak ve en iyi şekilde ağırlanacaksın. Neden ve nasıl geldiğini bilmiyorum ancak efsaneyi görmekten ve yaşamaktan onur duydum.” dedi.

Bu sohbet sırasında sentor Jera önden yürüyordu. Kral Jack ise ilk karşılaştıkları yerde kalmıştı. Birlikte sarayın önüne vardılar. Kapıda 5 satir nöbet tutuyorlardı. Cahid’i görünce önce şaşırdılar ve sonrasında efsanede anlatılan insanoğlu olduğuna kanaat getirerek selamladılar.

Sarayın bahçesine girdiklerinde ise Cahid iyice afalladı. Şaşkınlığını gizleyemiyor, hayran hayran etrafı seyrediyordu. Bir ara gözüne boynuzlu bir at ilişti. Olabilir miydi, o Unicorn muydu yoksa? Faltaşı gibi açılmış gözlerini Jera’ya çevirdi. Jera gülümseyerek cevap verdi: “Evet o Unicorn, Prenses Lily’nin atı. 3 yıl önce Prensesimiz ormanda gezerken karşılaşmış ve saraya getirmiş. Evcilleşti ve saray ahalisinden biri oldu.”  Cahid hayran kaldığı Unicorn’un yanına gitti ve konuşmaya çalıştı. Bu sırada Cahid’i gören sentorlar güldüler ve onun konuşamayacağını, yalnızca bir hayvan olduğunu söylediler. Cahid de kendi kendine “Sanki her şey normalmiş, konuşanlar sadece insanlarmış gibi bir de alay ediyorlar” diye düşünerek kızdı.  James’e dönerek “Burada yalnızca bu Unicorn mu konuşamıyor?” diye sordu. “Hayır” dedi James ve ekledi: “Saray ahalisinden bu Unicorn’un yanı sıra bir de Kral Jack’in Pegasus’u konuşmaz” dedi. Gülümsedi Cahid ve “Yok artık. O da mı gerçek” demesine kalmadan, henüz cümlesini bitiremeden Kral Jack belirdi sarayın semasında uçan atıyla. Yanına geldi ve Cahid’i içeri davet etti. Cahid hala olanların şokunu atlatamamış, sürekli arkasına dönerek etrafına bakıyordu. Özellikle de Unicorn ve Pegasus çok ilgisini çekmiş, Cahid’i büyülemişti.

Saraya girdiler. Kraliçe Jessica karşıladı onları. Kral Jack misafirini tanıtırken “Efsanelerimizde belirtilen insanoğullarından biri” diye bahsetti Cahid’den. Çok geçmeden yemek masasına yöneldiler. Bin bir çeşit yemek ve meyve vardı masada. Kraliçe Jessica ve Prenses Lily’nin yanı sıra bir çok satir sofrayı hazırlamaya ve yiyecek getirmeye devam ediyorlardı. Kral, Kraliçe, Prenses ve Cahid yemeğe oturdular. Bir yandan yemek yerken bir yandan da sohbet ediyorlardı. Cahid: “Efsane tam olarak neden bahsediyor. Ben buraya niçin geldim? Bundan sonra ne olacak? Geri dönebilecek miyim? Burada mı kalacağım?” gibi sorular sormaya başlayınca, Kral Jack “Efsanede insanoğullarının geleceğinden bahsediliyor. Sen onlardan birisin. Asırlardır ben ve atalarım bu ülkeyi yönettik. Yeri geldi savaştık, yeri geldi barış yaptık. Yıllardır huzur ve barış içerisinde yaşıyoruz. Gunecius’da yalnızca 3 insan kaldık. Bir de sen gelince 4 olduk. Neslimizin buraya nasıl geldiğini bilemiyorum ancak insan zekası ve bilgisi sayesinde ülkede hep hükümdar olduk. Sorularının cevabı sana bağlı. Kendi kaderini ve geleceğini kendin belirleyeceksin.” diye cevap verdi.

Eşsiz bir ziyafetten sonra Kral Jack’in kahyası satir Erborg Cahid’e kalacağı odayı gösterdi. Cahid odasına çekilerek yatağına uzandı ve dinlenmeye koyuldu. Yatağında dinlenirken bir yandan da odayı süzüyor ve kraliyet sarayına hayranlığı artıyordu. Odanın aydınlanmasını sağlayan duvarlarda asılı şamdanlar gözüne ilişti bir ara. Yatağından doğruldu ve şamdanlara yöneldi. Şamdandan çıkardığı mum ile şamdanı daha da aydınlattı ve yakından inceleyince şamdanın altından yapılmış olduğunu gördü. Gerçekten de zenginlikler ülkesiydi Gunecius. Arkasını döndüğünde ise odaya girerken dikkatini çekmeyen yatak başlığının da elmas ve yakutlar ile süslenmiş olduğunu gördü. “Yalnızca misafir odasında bu kadar zenginlik kullanıldıysa kraliyetin serveti kim bilir ne kara büyüktür” diye düşündü ve tekrar yatağına uzandı. Rahat ve uzun bir uyku çekti Cahid. Uyandığında neredeyse öğlen olmuştu ve hayatı boyunca hiç bu kadar rahat uyuduğunu hatırlamıyordu.

Pencereye yaklaştı Cahid ve dışarıda kılıç döven bir sentor ilişti gözüne. Bir yandan kılıç ve kalkan dövüyor, diğer yandan da yaptığı pusatları parlatıyordu. Onun yanına gitmek ve silahları daha yakından görmek istedi. Odasının kapısını açtığında yine Erborg karşıladı Cahid’i. “Kahvaltınızı getireyim mi efendim?” diye sordu. Cahid kabul etti ve odasına gelen enfes kahvaltısını yaptıktan sonra Erborg’a seslenerek pencereden sentoru gösterdi ve kim olduğunu sordu. Erborg “O kılıç ustamız Aerhors’dur. Kendisi ülkemizin en iyi pusat üreticisi olduğu gibi kullanmakta da çok ustadır ve çok güçlü bir savaşçıdır.” dedi ve ekledi “İsterseniz yanına gidelim ve sizi tanıştırayım.” Cahid beklediği bu teklifi sevinerek kabul etti ve birlikte yola koyuldular.

Cahid ve Erborg saraydan dışarı çıkarken geçtikleri her yerde selamlanıp saygıyla karşılandılar. Bu durum Cahid’i şaşırttığı gibi aynı zamanda da çok hoşuna gitmişti. Aerhors’un atölyesine vardıklarında Aerhors yerinden ayrılmıştı. Cahid etraftaki kılıç, kalkan ve okları incelemeye başladı. Daha önce hiç böyle silahları görmemiş, incelememişti. Bu sırada Aerhors da geldi ve Cahid’i selamladı. “Bunları kullanmayı bilmiyorum, öğrenebilir miyim?” diye sordu Cahid. Aerhors “Tabi ki efendim. Size öğretmekten onur duyarım. İzniniz olursa sizin için de silah yapayım ve sonrasında çalışmaya başlarız” diye yanıtladı. Erborg ve Cahid sarayı gezmeye devam ettiler. Bu sırada Unicorn ve Prenses Lily’i gördüler. Lily atını besliyor ve başını okşuyordu. Prenses Lily düz ve uzun saçlı, esmer, yeşil gözlü, uzun boylu, genç, narin, güler yüzlü, çok güzel bir kızdı. Cahid Lily’i içten içe beğeniyor ancak kendisini ona uygun görmüyordu. Yanlarına yaklaşarak selam verdi. “Çok güzel bir atınız var Prenses” dedi. Prenses teşekkür ettikten sonra ona eşlik edebileceğini söyledi ve Erborg’u görevinin başına gönderdi. Bu sırada Cahid için de bir at isteyecekti ki Cahid ata binmeye bilmediğini söyledi. Prenses gülümseyerek “İsterseniz öğrenmenize yardımcı olabilirim.” dedi. Cahid sevinerek kabul etti ve gelen atın üzerine zor da olsa bindi. Ağır ağır ilerleyerek sarayın bahçesini dolaştılar.

Saatlerce dolaştıktan sonra Cahid Prenses’e teşekkür ederek yanından ayrıldı. Prenses’e bağlanmaktan korkuyordu belki de. Lily çok güzeldi ancak neticede kralın kızıydı. Cahid dalgın dalgın yürürken Aerhors’un atölyesinin önünde buldu kendisini. Aerhors selamladıktan sonra Cahid’i içeri davet etti ve baş köşeye asılmış olan silahları gösterdi. “Bunlar sizin efendim sizin için yaptım. İzniniz olursa sunayım” dedi. Cahid memnuniyetle kabul edince Aerhors duvara astığı ve ışıl ışıl parıldayan kılıç, kalkan, ok ve miğfer’i indirerek Cahid’e sundu. Cahid pusatlarını incelemeye başladı. Silahların üzerindeki Kartal başlı, kulakları at kulağına benzeyen, aslan gövdeli ve kanatlı yaratık dikkatini çekti. Gördüğü simgenin ne olduğunu sorduğunda Aerhors “O Grifon’dur efendim. Kraliyetimizin sembolüdür. Yüzyıllar önce yaşadığı ve kraliyet hazinesi ile kraliyet ailesine bekçilik ettiği söylenir. Ancak şuan böyle bir canlılın varlığından haberdar değiliz. Geçmişte Grifon’u gördüğünü iddia edenler olduysa da bu bilgiyi doğrulayamadık. Onun da sizin gibi efsanelerimizde bahsi geçiyor. Bir gün onu da sizin gibi görmek ve bir efsaneyi daha yaşamaktan onur duymak isterim” diye cevap verdi. Kılıcın üzerindeki yazılar dikkatini çekince de “Gunecius’un gerçekleşen efsanesi Cahid.” yazıyor efendim diye yanıtladı Aerhors.

Zaman artık su gibi akıyor, Cahid kah Erborg ile sarayı keşfe devam ediyor, kah Aerhors’tan kılıç, kalkan ve atıcılık dersleri alıyordu. Tabi güzel prensesten de binicilik eğitimi almayı ihmal etmiyor, akşamları da kral ile koyu sohbetler yapıyordu.

Artık aylar geçmiş Cahid usta bir binici ve amansız bir savaşçı olmuştu. Kralın en yakını, sağ kolu, Prenses Lily’nin sırdaşı ve herkesin göz bebeği heline gelmişti. Aylar geçerken Cahid’in Prenses Lily’e olan ilgisi artık yavaş yavaş aşka dönüşüyor, kendisini bu duygulardan alıkoyamıyordu. Geceleri yatağına uzandığında Lily’nin beline kadar uzanan düz ve simsiyah saçları, güzel gözleri ve güler yüzlü hoş sohbeti dışında aklına hiçbir şey gelmiyor, kendisini bu düşüncelerden alıkoyamıyordu. Üstelik gördüğü kadarıyla duyguları da karşılıksız sayılmazdı. Ama Kral Jack’den korktuğundan dolayı duygularını bastırmaya, aklını başka düşüncelere yormaya çalışıyordu.

Sabaha kadar düşündü Cahid. Her şey bir rüya gibiydi. Saygın, başarılı ve sevilen bir Guneciuslu olmuştu artık. Daha önceleri hayalini bile kuramadığı bir hayatın içerisinde bulmuştu kendisini. Ancak asıl amacının bir gün çok zengin olmak olduğu geldi aklına. Mutluydu, ama zengin miydi? Zenginlikten bahis yaşadığı koşullar ise evet. Ancak Cahid hayatı boyunca maddi zenginliği düşlemişti. Kendi dünyası geldi aklına. Acaba orada neler oluyordu? Nasıl geri dönecekti? Ya da dönmeli miydi?. Karmaşık düşünceler içerisinde uyuya kaldı Cahid.

Sabah uyandığında da kaldığı yerden düşünmeye devam etti. Bütün sarayı gezmişti neredeyse. Ancak bu zenginlikler ülkesinin zenginlik kaynağını, hazinesini görememişti. Erborg’un kendisini gezdirmediği sarayın arka kısmında kalan bir kule daha vardı. Kraliyet hazinelerinin orada olabileceğini düşünerek sabahın erken saatlerinde oraya doğru yöneldi. Muhafızlara görünmeden sessiz ve gizli bir şekilde kuleye vardı. Kapıyı açarak içeri girdiğinde merdivenleri fark etti. Büyük kayalardan oluşturulmuş dar merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başladı. Merdivenlerden indiğinde gerçekten de akına, hayaline sığmayacak, rüyasında bile göremeyeceği eşsiz büyüklükte bir hazine ile karşılaştı. Altınlar, elmaslar, zümrüt ve yakutların yanı sıra kendi dünyasında görüp tanımadığı bir çok element ile dolu bir bölümde bulmuştu kendisini…

Oturup düşündü Cahid. Burada mı kalmalıydı, yoksa bu hazinelerden alarak dünyasına mı dönmeliydi. Ancak bu düşüncelerinde karara vakıf olmadı. Kulede bulduğu büyükçe bir sandığa kaldırabileceği kadar ve değerli gördüğü eşyaları doldurarak bir köşeye bıraktı. Kararını verememişti ancak gitmeye karar verirse hazır olsun diye düşündü. Bir yanda bu eşsiz hayat ve hayatının aşkı Prenses Lily, diğer yanda ise dünyası ve hayatı boyunca peşinden koşarak arayıp durduğu hazine. Karar vermek hiç de kolay değildi. Zaten nasıl geri döneceğini de bilmiyordu…

Günler geçiyor, Cahid kafasındaki sorulara cevap bulamıyor ve karar veremiyordu. Ama bir yandan da atına binip sürekli geldiği, ülkeye girdiği noktayı arıyordu. Derken aradığını buldu Cahid. Girdiği noktaya vardığında bir tuhaflık göremedi ve kapıyı da bulmadı. O günden sonra her gün ve her gece mutlaka o noktaya yöneldi. Kapı açılacak mı diye kontrol ediyor, kafasındaki karışıklığı da gidermeye çalışıyordu.

Cahid yine böyle bir günde dalgın bir şekilde sarayın yolunu tuttu. Odasında düşünmeye daldı. Tam kralın yanına sohbet için gideceği sırada kitaptaki tabir geldi aklına… Kapıyı yalnız anahtara sahip olanlar açabilirdi. Hemen odada sakladığı yerden aldı anahtarını ve atına bindiği gibi soluğu kapının açılmasını umduğu yerde aldı. Atını gölün kenarına bıraktıktan sonra tepeye doğru yürümeye başladı. Cebinden anahtarını çıkardığında kapının açıldığını fark etti. Karar vermesi artık daha da zordu. Gidiş yolunu bulmuş, hazinesine ulaşmıştı. Diğer tarafta ise eşsiz bir hayat ve hayatının aşkı vardı.

Kraliyet ahalisi kendisini çok iyi karşılamış, saygıda ve misafirperverlikte kusur işlememişlerdi. Yine de gitmek istedi Cahid. Dünyasını merak ediyor, kendi zenginliğini kurmak istiyordu. Hemen atına bindi ve saraya gitti. Silahlarını da hatıra olarak yanına almak istiyordu. Kılıcını ve kalkanını kuşanıp, miğfer ve zırhını giydikten sonra okunu da yanına alarak yine sessiz ve gizlice hazine kulesine gitti. Önceden hazırladığı sandığı aldı ve sarayın sakin bir yerinde atına yükleyerek yola çıktı.

Gölün kıyısına vardığında anahtarını çıkardı. Kapının açıldığını görünce son kez baktı Gunecius’a. İçinde bir burukluk, kararsızlık ve pişmanlık ile geçti kapıdan Cahid…

Kan ter içerisinde uyandı Cahid. Uyandığında kulübesinde, yatağındaydı. Gördükleri rüya mıydı yoksa. Hemen çıktı kulübesinden ve karşısında bulunan çınar ağacının kovuğunu kontrol etti. Herhangi bir şey yoktu. Koşarak ormanın derinliklerine gitti ancak ne kapı, ne de büyük ağaçtan eser yoktu. Bunlar rüya olamaz diye dövünerek geri döndü kulübesine. Yatağına girdiğinde cebinden düşen anahtarı gördü. Bu Gunecius’un anahtarıydı. Demek rüya değildi, demek her şey gerçekti diyerek tekrar fırladı yatağından. Tüm aramalarına rağmen hazinesi ve pusatlarından hiçbir eser yoktu. O gün ve sonraki günlerde ve dolunaylı gecelerde sürekli hazinesini, pusatlarını ve o kapıyı aradı durdu Cahid.

Derken kitap geldi Cahid’in aklına. Her şeyi o kitap başlatmıştı. Ama kitap da ortalarda yoktu. Koşarak kitabı aldığı kütüphaneye gitti. Kütüphaneye vardığında şaşkınlığı ve hayal kırıklığı daha da arttı. Zira orada öyle bir kütüphane yoktu artık. Ve çevreden öğrendiği kadarıyla hiç de olmamıştı.

Cahid bir kenara bitkin bir şekilde oturdu. Hüzün, pişmanlık, özlem, aşk ve hayal kırıklığını bir arada yaşıyordu. “Ne yaptım ben” diye düşünüyor, kendini paralıyordu. Her şey bir yana Prenses Lily’yi çok özlemişti. Gördüğü saygı ve yaşadığı ihtişamlı hayattan da eser yoktu.

Kral Jack ile ilk tanışmalarında Kral Jack’in kendisine verdiği cevap yankılandı kulaklarında:
“Sorularının cevabı sana bağlı. Kendi kaderini ve geleceğini kendin belirleyeceksin…”

Böyle olmamalıydı diye düşündü Cahid. “Geleceğim böyle olmamalıydı… Kaderimi böyle belirlememeliydim.” diye mırıldanırken zenginliğin yalnızca maddi olmadığını anlamıştı artık. Sonra birden oturduğu yerden doğruldu. Kendinden emin, kararlı ve güçlü bir şekilde haykırdı:
“Hayatım boyunca aramam gerekse bile, bir gün mutlaka bulacağım. Zenginliğime ve aşkıma kavuşacağım. Gerçekten kaderim ve geleceğim bana bağlıysa, bir gün tekrar kavuşacağım Gunecius’a…”

Şenol GÜNECİ

Comments are closed.