logo

Category : Kalemimden

03 Ağu 2015

Yıllar Önce Çizilmiş Yaşayan Efsaneler

Bütün bir nesli büyüleyip kendilerine hayran bırakan iki çizgi film karakterleri vardır: Tsubasa OZORA ve Kojiro HYUGA…

Yıllar sonra bu çizgi filmi bir televizyon kanalında tesadüfen izlediğimde onların Cristiano RONALDO ve Lionel MESSİ ile olan inanılmaz benzerliklerini fark ettim ve tekrar beğeniyle izlemeye koyuldum. İzlemeye devam ettiğim her dakikada da bu yapımı hayata geçirenlere imrendim. Zira yıllar öncesinde yayınlanan bir çizgi filmin 2 ana karakterinin, günümüzde çok genç yaşta efsane olmuş 2 futbolcuyla, 2 yaşayan efsane ile olan benzerlikleri ve bir bakıma çizgi filmin gerçek olması beni çizgi filme daha da hayran bıraktı.

Zaten Tsubasa ilerleyen bölümlerde (2002 yılı civarı) 20’li yaşlara ulaşmış ve çizgi filmde Katalonya olarak tabir edilen ancak Barcelona olduğu her halinden belli olan İspanyol ekibine transfer olmuştu. Hyuga ise yine aynı bölümlerde çizgi filmde Pyuvente şeklinde nitelendirilen ve bu takımın da Juventus olduğu belirgin bir şekilde hissedilen İtalyan ekibine imza atmıştı. Sonraki bölümlerde ne oldu bilemiyorum ancak son izlediğim bölümlerde Tsubasa Katalonya B Takımı’nda kaptan olarak oynuyor ve Rivaldo’nun formasını ele geçirmeyi hedefliyordu. Hyuga ise çoktan Pyuvente A Takımı’nın ilk 11’inde kendisine yer bulmuştu bile. Tabi bu iki oyuncunun Japonya milli takımında birlikte oynadıkları da düşünüldüğünde, aynı milli takım formasını giyme şansının çizgi film efsaneleri ile yaşayan efsaneler arasındaki tek belirgin fark olduğu göze çarpıyor.

Ronaldo ve Hyuga
Her iki futbolcu da hırçın yapıları, net ve sert şutları, inanılmaz hızları ve çalımları, duran top ve hava topu yetenekleri, asla pes etmemeleri, forvet hattında ve kimi zaman kanatta görev yapmaları, takımlarının liderleri olmaları, çoğu zaman başlarına buyruk hareket etmeleri ve genellikler bireysel futbol oynamalarının yanı sıra uzun boyları ve yakışıklılıkları ile birbirlerine inanılmaz derecede benzemektedirler.

Messi ve Tsubasa
Bu iki futbolcu ise daha sakin ve uzlaşmacı yapıları, takımlarını ateşlemede tam bir lider olarak görev yapmaları, fizik kurallarını hiçe sayan çalım ve şutları, inanılmaz teknikleri, kaptan olmaları, forvet hattından ziyade forvet arakası olarak görev yapmalarına rağmen çok skorer birer oyuncu olmaları, tam bir takım oyunu sergilemeleri, her daim takımlarını ayakta tutmaları ve neredeyse hiç durdurulamamaları açısından benzerlikler göstermektedirler.

Çizgi filmin yapımcıları ve çizerleri hala hayatta mıdır ve bu benzerlikten mutluluk duymuşlar mıdır bilemiyorum ancak yıllar önce hayata geçirilmiş ve yayınlanmış çizgi film karakterlerinin bu gün hemen hemen birebir kopyalarını gerçek hayatta izlemek inanılmaz bir keyif.

Tıpkı çizgi filmi tam zamanında izlemeye yetiştiğim gibi, yıllar önce çizilmiş ve gerçekleşmiş bu iki yaşayan efsaneyi canlı canlı ve genç yaşta izleme şansına erişen jenerasyondan olduğum için de ayrı bir mutluluk duyuyorum.

Şenol GÜNECİ

30 Mar 2015

Banktaki İhtiyar

Şiddetle tartışan ve hatta ayrılmanın eşiğine gelen genç çift, bir anda bankta oturup dikkatli gözlerle kendilerini seyreden ihtiyarı fark ettiler. İhtiyar hiçbir şey söylemeden başını önüne eğdi ve yutkundu. Çift ise kavga etmeyi bırakmış ve sakinleşmişlerdi.

Derken genç adam ihtiyara doğru yöneldi ve yanına oturdu. Genç kız ise olduğu yerde kalakalmıştı. Bir süre kimsenin ağzını bıçak açmadı. İhtiyar ve genç adam bankta oturuyor, genç kız ise ağlamaklı gözlerle olduğu yerden onları seyrediyordu.

Bu matemsi sessizliği ihtiyar adam bozdu ve “Gel kızım, sen de yanıma otur” diye seslendi genç kıza. Bir yanına genç adamı, diğer yanına ise genç kızı alan ihtiyar her ikisinin de ellerini tuttu ve neden kavga ettiklerini sordu. Genç kız ve genç adam aynı anda konuşmaya hatta tekrar kavga etmeye başlayınca yaşlı adam tekrar müdahale etti ve “Neyi paylaşamıyorsunuz bu yaşta. Neden birbirinizi kırıyor, üzüyorsunuz. Uzun süredir tartışmanıza tanık oluyorum ve elle tutulur, gözle görülür bir neden bulamadım. Neden bir birbirinizi incittiğinizi de anlamadı. Neden bu şiddet. Şimdi birbirinizin değerini bilmezseniz, ileride çok pişman olur, birbirinizi ararsınız. Geçmişi geri getiremeyeceğiniz gibi, gelecekten de tat alamazsınız. Birbirinizi çok sevdiğiniz her halinizden belli zaten. Şimdi düşünün ve karar verin.” diye ekledi. Kısa bir sessizlikten sonra ihtiyar devam etti. “Ya bitirin bu ilişkiyi, ya da tamir edin kırdığınız kalpleri. Ya uzlaşın bir an önce, ya da ayrılın vakitlice. Ya saygı gösterin birbirinize, ya da yollarınızı ayırın saygı çerçevesinde. Ya tam sahip çıkın sevginize, ya da elveda diyin birbirinize. Şimdi söz sizde, karar sizde, hüküm sizde, en doğrusu son kez sorun kalbinize.” dedi ve sustu.

Bu sözleri şaşkınlıkla dinledi genç çift. Oysa sıradan nasihatler edecek, kafalarını şişirecek sanmışlardı. İhtiyarın bu sözleri çifti duygulandırmıştı. Kendi dertlerini, anlaşmazlıklarını ve tartışmalarını unutup ihtiyara odaklanmışlardı. Belli ki bu ihtiyarın da gönül yarası vardı. Genç kız ve adam göz göze geldiler. Konuşmadan öylece birbirlerini seyrettiler. Derken ihtiyara döndü genç adam “Sen anlat baba. Senin pişmanlıkların, acıların nelerdir? Sen bizi çok dinledin, biz de biraz seni dinleyelim. Hem şimdi fark ettim seni daha önce de burada gördüğümü. Yine böyle yalnız, sessiz, elinde çiçeklerle oturuyordun. Bu durum daha önce de dikkatimi çekmişti. Fakat tartışmamızdan, stresten aklım başımdan gitmiş. Anlat bize hikayeni, dinleyelim seni.” dedi. Gülümsedi ihtiyar. İki gence de tebessüm ile baktıktan sonra “Siz kendi derdinizi çözebildiniz mi ki beni dinleyeceksiniz. Siz önce sevdanıza sahip çıkın, sonra bana çare arayın. Şimdi gidin ve tartışmadan birbirinizi dinleyin. Yüreğinize sorun ve onu dinleyin. Ama mantığınızı da gözardı etmeyin. Önce aklınızı ve kalbinizi uzlaştırın. İkisi de farklı düşünse de mutlaka uzlaştıkları bir nokta vardır. Onları uzlaştırdıktan sonra da siz uzlaşmaya çalışın.Yine olmuyorsa bu sevdadan vazgeçin. Hiç kimsenin bir başkasını kırmaya hakkı yoktur. Sizin de yok. Varın gidin hükme varın ve beni de yalnız bırakın” diye ekledi.

Genç çift ihtiyarın yanında kafaları karışık bir halde ayrıldıklarında bir yandan da ihtiyarın hikayesini düşünüyorlardı. Acaba başından neler geçmişti. Yaşına bakılacak olursa anlatacağı çok şey olmalıydı. Çok geçmeden genç çift birbirlerinde özür dileyerek barıştılar. Artık aralarında hiçbir sorun yoktu ve aşkları her geçen gün daha da büyüyerek ilerliyor, evlilik planları yapıyorlardı. Diğer yandan da onların sorunlarını çözmelerine vesile olan ihtiyar akıllarını kurcalıyordu. Onunla karşılaştıkları yere sık sık gider oldular ancak bir türlü ihtiyarı bulamıyorlardı. Bu durum onları daha da meraklandırmıştı. Bir süre sonra nişanlandılar. Nişan telaşından uzun süredir yoğunlardı ve ihtiyar ile karşılaştıkları yere gitmemişlerdi. “Banka gidelim ve ihtiyara bakalım. Belki orada bulur hikayesini dinleriz” dedi genç kız. Nişanlısı “Evet onu unutmuşum. Ben de çok merak ediyor, onu dinlemek istiyorum. Oysa daha önce bir çok kez farklı zamanlarda orada olduğunu görmüştüm. Belki yine oradadır.” dedi ve yola koyuldular.

İhtiyar ile karşılaştıkları yere vardıklarında ihtiyarın yine aynı bankta ve yine aynı şekilde elinde çiçekler ile oturduğunu görünce sevinen ve heyecanlanan çift soluğu ihtiyarın yanında aldılar. İhtiyarın elini öptükten sonra barıştıklarını ve nişanlandıklarını söyleyerek ihtiyara teşekkür edip yanına oturdular. “Senin de başından birçok şey geçmiş olmalı, yaşanmışlıkların, belki de yaşayamadıkların, hayallerin, pişmanlıkların ve anıların olmalı. Biraz da sen anlat biz seni dinleyelim. Mesela neden sürekli aynı bankta, aynı şekilde elinde çiçeklerle oturuyorsun? Gerçekten merak ediyoruz. Seni uzun süre aradık. Bizimle hikayeni paylaşır mısın?” dedi genç adam. Gülümsedi ihtiyar ve aynı zamanda da duygulandı. “Paylaşırım tabi. Anlatırım eğer dinlerseniz” diye cevap verdi. “Seni dinlemekten çok mutlu oluruz.” dedi genç kız.

İhtiyar derin bir nefes çektikten sonra birkaç saniye bekledi ve anlatmaya başladı. “Ben daha küçükken annem ile sürekli pazar alışverişine çıkardık. Ama ben hiç sevmezdim pazara girmeyi. Şu karşıda gördüğünüz yerde o zamanlarda da şimdiki gibi pazar kuruluyordu. Şimdikinden farklı olsa da yine aynı yerdeydi. Ben hep burada oturur annemi beklerdim. Banklar yenilense de bankların yeri ve benim her pazar kurulduğunda buraya gelmem yıllar geçse de değişmedi.” dediğinde genç kız sözünü kesti ve “Anneniz yaşıyor mu hala”diye sordu heyecanla. “Hayır, yıllar önce kaybettik” diye cevap verdi ihtiyar. Bunun üzerine genç adam söze girdi ve “Ne güzel yılların geçmesine, zamanın değişmesine rağmen yine aynı yerde eskisi gibi oturuyorsunuz. Çiçekler de sevginizden ve saygınızdan olmalı.” dedi. “Evet annemi hala seviyor, sayıyor ve özlüyorum. Ama tam olarak öyle değil” dedi ihtiyar ve anlatmaya devam etti.

“Bir gün yine annem ile pazar yerine gelmiştik ve ben bankta oturarak onu bekliyordum. Yıllarca olduğu gibi yine pazardan çıkacak ve yanıma doğru gelecekti. Ben de ona doğru yönelecek ve elindekileri alarak evimizin yolunu tutacaktım.”  Genç kız tekrar araya girdi ve “Yoksa o gün annenize bir şey mi oldu?” diye sordu. Yine “Hayır” diye cevapladı ihtiyar ve devam etti. “Ben o gün burada annemi beklerken hayatımın aşkı ile karşılaştım ve ilk gördüğüm an sol yanımdan vuruldum. Tüm kalbim ile tutuldum. Biricik aşkım” dedi ve durakladı. “Kavuşamadınız mı yoksa?” diye sordu genç adam. “Bize verdiğiniz nasihatler, kurduğunuz cümleler ve olaya yaklaşımınız o yüzden mi bu şekilde” diye ekledi duygulanan genç. Elleri ile sakallarını okşadı ve gülümseyerek “Hayır kavuştuk. Benim gibi o da ilk gördüğü andan beri bana vurulmuş. Önümüze engeller çıksa da aşkımız hep galip geldi. Sonunda evlendik ve dünyalar güzeli bir kızımız oldu. Kızım, güzel kızım benim.” dedi ve gözleri doldu ihtiyarın. Konuşamadı, devam edemedi. Gözleri uzaklara daldı ve elini tekrar sakallarına attı.

Genç kız iyice yaklaştı ihtiyar adama ve ellerini tutarak “Yoksa kızınızın başına bir şey mi geldi?” diye sordu tedirgin bir sesle. Tekrar “Hayır” diye yanıtladı ihtiyar adam ve devam etti. “Kızım çok şükür iyi. Sağlığı, sıhhati yerinde ve çok mutlu. Geçen yıl evlendirdik. Başka bir şehre yerleşti. Uzun zamandır görmedim onu ve çok özledim. Ondan dolayı duygulandım.” dedi.

Genç adam iyice meraklanarak “Peki tam olarak öyle değilse, elinde çiçeklerle neden hala bu bankta oturuyorsun. Eşin nerede, yoksa aranız mı bozuldu.” diye sorduğunda nişanlısı ona susmasını işaret etti ve yalnızca “Eşiniz…” diyebildi hüzünlenerek. “Eşiniz hayatta mı?” diye sordu. İhtiyar adam tekrar uzaklara daldı. Yine derin bir nefes alarak anlatmaya devam etti. “Eşim ile uzun yıllar önce evlendik ve birbirimizi hiç üzmedik. Hiç saygısızlık yapmadık ve sevgimiz hiç azalmadı. Hiçbir zaman aramız bozulmadı. Ben onu hala ilk gördüğüm anda olduğu gibi seviyorum. Hatta yıllar aşkımı arttırdı. Sevdam yıllandıkça büyüdü, güzelleşti. Ömrüm oldukça da bu değişmeyecek” dedi ve ayağı kalktı.

Yerinden fırlayan genç, ihtiyarın koluna girdi ve “Sizi üzmek istemezdim” diyerek özür diledi. “Özür dileyecek bir şey yok” dedi ihtiyar. “Sen de nişanlının, kısmetse eşinin kıymetini bil. Bizim gibi sevgili, saygılı ve hoşgörülü olarak uzun yıllar mutlu bir ömür geçirin. Ben pişman olmadım, aşkımın peşinden gittim. Engellerin hepsini aştım. Fırtınalara karşı koydum. Her zaman ailemi her şeyden üstün tuttum ve sevdim. Sevgi saygı ve hoşgörü olduktan sonra hiçbir şey aşkınıza engel olamaz. Ama önce birbirinizi anlayın ve kırmamaya özen gösterin. Sevginiz, saygınız eksilmesin” dedi ve pazara doğru hareketlendi. Yerinden kalkarak ihtiyarı yakalayan genç kız “Çiçekler… Çiçekler de eşinize karşı olan sevginizden mi? Yani burada hem eşinizi hem annenizi anıyorsunuz ne güzel” deyince, ihtiyar tekrar genç kıza döndü ve devam etti.

Evet çiçekler eşim, bankta oturmam annem için. Ben evlendikten sonra eşim de burada pazara gelmek ve benimle alışveriş yapmak istedi. Ona annem ile hiç girmediğimi, ona olan saygımdan ötürü onunla da giremeyeceğimi söyledim. Zira evlendiğimizde annemi kaybetmiştim. Eşim de anlayışla karşıladı bu durumu ve bana kızmadı. Annemden sonra da yıllarca eşimi bekledim burada. Tek bir farkla, eşimi elimde çiçekler olduğu halde bekledim. Ona, onu hep bu şekilde bekleyeceğime dair söz vermiştim. Her pazardan çıkışında elindekileri alıp çiçeğini verdim.” dedi ve pazara doğru yürümeye devam etti.

Genç çift duygulanarak tekrar banka oturdular ve birbirlerine “Biz de böyle bir aşk yaşayalım, hiç birbirimizi üzüp kırmayalım ve verdiğimiz sözleri ne pahasına olursa olsun tutalım. Tam birbirimizi kaybedecekken rastladığımız bu ihtiyarı da hiç unutmayalım ve söylediklerini aklımızdan hiç çıkarmayalım. Belki de onun mucizesi bizi bir arada tutmaya vesile oldu.” diye söz verdiler.

O gün genç çift ihtiyarın aşkına hayran bir şekilde, uzun süre bankta sevgiyle, göz göze, diz dize oturdular. Derken elinde pazar poşetleriyle belirdi ihtiyar. “Siz siz olun ne olursa olsun verdiğiniz sözleri tutun. Birbirinize karşı yalan söylemeyin ve mutluluğu da, kederi de, hastalığı da, sağlığı da paylaşın. Ben hep sözümü tuttum, ve ömrüm yettiğince de tutmaya devam edeceğim” dedi ve bankın arkasında elinde çiçeklerle bekleyen yaşlı kadını göstererek “İşte hayatımın anlamı, işte ömrümün geri kalanı, çocuğumun anası, işte sevdiceğim, işte her şeyim. Ben gücüm yettiğince onu burada, aynı şekilde bekleyecek, gerekirse sırtımda götüreceğim.” dedi ve kol kola uzaklaştı ihtiyar aşıklar…

Şenol GÜNECİ

10 Şub 2015

Son Adalet Avcısı

Silahını doğrulttu ve “Teslim ol!” diye bağırdı Dedektif Marcus Nelson. “Ellerini kaldır ve teslim ol…” Belki de meslek hayatında son kez bu komutu veriyordu karşısındaki şüpheliye…

2 ay kadar önceydi…
Dedektif Marcus Nelson ve ortağı Dedektif Jeremy Sanders ihbar üzerine cinayet mahalli olan eve gittiklerinde yaşlı bir adamın öldürülmüş olduğunu gördüler. Bahçe içerisinde bulunan bu mütevazi eve olay yeri inceleme ekipleri çoktan gelmiş ve incelemelerine başlamışlardı bile. Dedektif Nelson ve Sanders ilk incelemelerinde yaşlı adamın kafasına sert bir cisim ile vurularak öldürüldüğü izlenimini edindiler. Maktulü soruşturmak üzere dışarı çıktıklarında ise genç bir kızın ağlayarak bahçeden içeri girmek üzere olduğunu gördüler.  Genç kıza doğru yönelen Dedektif Nelson kısa bir kaç sorudan sonra bu kızın maktulün kızı Sarah olduğunu öğrendi.

Komşu ikametlerde de bir süre soruşturma yaptıktan sonra Mahtul David’in kızı Sarah ve oğlu Mark ile yaşadığı bilgisini edinen dedektifler tekrar cinayet mahalline döndüler. Sarah ağabeyi Mark’ın babası ile birlikte yaşadığını, kendisinin ise şehir dışında öğrenim gördüğünü söyledi. Ağabey Mark ortalarda görünmüyordu. Kapı ve pencerelerde ise zorlama izi yoktu. Ayrıca cinayet silahının da bulunamaması Mark’ı şüpheli listesinin en üstüne yerleştirmişti bile.

Olay yerindeki çalışmalarını yaptıktan sonra tüm ekip ile birlikte dedektifler de ofise döndüler. Dedektif Nelson’un tüm delil ve bilgileri içeren dosyayı alarak masasına geçtiğinde ise saat gece yarısını çoktan geçmişti bile. Dedektif Sanders da yanına geldi ve dosyayı ortağının önünden aldı. “Bu dosya ile ben ilgilenirim. Sen git dinlen. Zaten 2 ay sonra emekli olacaksın. Yoruldun. Artık böyle şeyler ile kafa yorma. Git ve ailen ile zaman geçir. Bu ağır tempodan yavaş yavaş kop artık. Ben yardımına ihtiyaç duyduğumda seni ararım. Geç oldu, git hadi.” dedi Dedektif Sanders. Ama Dedektif Nelson gitmek istemiyordu. Emniyet teşkilatında “AVCI” lakabıyla ün yapmıştı ve failini bulamadığı, sırlarını çözemediği hiçbir cinayet yoktu geçmişinde. Bunu da çözmeliydi. Belki de son soruşturması olacaktı. Ama şanına yakışır şekilde noktalamalıydı kariyerini. Yine de ortağının uyarısını kulak ardı etmedi. Ofisten ayrılarak evine gitti. Eşi ve oğlu ile zaman geçirmek, dinlenmek istese de aklı cinayette kalmıştı. Başka hiçbir şeye odaklanamıyor, bu dosyayı bir an önce çözmek istiyordu. “Yarın ilk iş Sarah’ı sorgulamalı, sonra da Mark’ı bulmalı” diye düşündü uyumadan önce.

Sabah evden çıktığında ofise gitmek yerine cinayet mahalline yöneltti aracını Dedektif Nelson. Tekrar olay yerini incelemek istiyordu. Evin bahçesini ve etrafını iyice inceledi. Bahçenin arka kısmı ormanlık araziye bakıyordu. Yanlarında komşu evler, önünde ise ana yol bulunuyordu. Ana yola çıktığında evin karşısında bulunan market dikkatini çekti Dedektif Nelson’un. Markete giderek güvenlik kamerası olup olmadığını sorduğunda ise polislerin görüntüleri aldığı cevabını aldı. Sonra maktul David hakkında bilgi istedi. Kasiyer kız “David çok tatlı biriydi. Her gün gelip ekmek, süt ve gazete alırdı. Kısa kısa da sohbet ederdik. Kızı Sarah üniversiteye gittiğinden beri keyifsizdi. Zira oğlu Mark uyuşturucu bağımlısı ve agresif bir gençtir. Tüm mahalleli ondan çekinir. Doğrudan söylemese de David de ondan çok şikayetçiydi ve hareketlerinden dolayı huzursuzdu. Çok üzüldüm. Suçluları bulup cezalandırın lütfen.” dediğinde tekrar Mark’a odaklandı Dedektif Nelson. Onu bulmak ve sorgulamak artık ilk hedefi olmuştu.

Dedektif Nelson emniyet ofisine geçtiğinde bekleme salonunda ağlayan Sarah’ı fark etti. Ofisine davet ederek kahve ikram ettikten sonra ağabeyi hakkında duyduklarından da bahsederek olanları ve ailesini anlatmasını istedi. Sarah “Annemi yıllar önce kaybettik. Babam ve Mark ile birlikte yaşıyorduk. Ben geçen yıl üniversite öğrenimim için başka bir şehre taşındım. Babam emeklidir. Bütün vaktini bahçe işleriyle uğraşarak geçirir. Mark ise içine kapanık, agresif bir çocuktur. Annem öldükten sonra dengesi bozuldu. Mark anneme çok düşkündü. Geçen yıldan beri de uyuşturucu bağımlısı oldu. Çalışmadığı için para konusunda babam ile kavga ettikleri çok olur. Sık sık tartışırlar. Mark benimle çok iyi geçinir. Sever, sayar, korur. Bana karşı herhangi bir şiddet eğilimi olmadı. Babamı öldürmüş olabileceğini de sanmıyorum ama uyuşturucu etkisindeyken ne yaptığını pek bilmez. Söylediğim gibi bir tek benimle iyi geçinir. Babamla tartıştıktan sonra bile pişman olup bana pişmanlığını anlattığı çok olmuştur. Mark ile en son 2 gün önce telefon ile görüşmüştüm. Yanıma geleceğini, beni özlediğini söylemişti. Babamdan ise hiç bahsetmedi. Olay günü babamı aradım ve birkaç gün sonra geleceğimi söyledim. Çok sevindi. Ben hemen yola çıktım birkaç gün sonra dememin nedeni ona sürpriz yapmaktı. Geldiğimde ise bu acı manzara ile karşılaştım. Mark’ın nerede olduğunu bilmiyorum. Telefonu da kapalı. Bunu babama kim yaptıysa bulun ne olur.” dedi ve ağlamaya başladı. Dedektif Nelson Sarah’ı teselli etmeye çalıştıysa da başaramadı. Katili bulacağına söz verdikten sonra Sarah’ı evine bırakmaları için polis memurlarına teslim etti.

Dedektif Nelson, ortağı Sanders’ın odasına giderek kamera kayıtlarını sorduğunda Sanders çoktan görüntüleri izlemeye başlamıştı bile. Hemen ortağının yanına oturdu ve görüntüleri izlemeye koyuldular. Mark’ın evden koşarak çıktığı ve hızla uzaklaştığı net bir şekilde görülüyordu. Geri dönmüş olma ya da David’in görülme ihtimaline karşı birkaç saat daha izlediler görüntüleri. Ama ne gelen giden vardı eve, ne de David görülmekteydi. Tekrar tekrar izlediler. Dedektifler Nelson ve Sanders dosya üzerinde çalışırken Sanders’ın oğlu Danovan telaşla içeriye girdi ve “Baba konuşmamız lazım” dedi. Sanders “Konuşalım” diye cevap verince Danovan Dedektif Nelson’a baktı ve “Yalnız” diye yanıtladı. Bunun üzerine Sanders ve Danovan odadan çıktılar.

Danovan Dedektif Nelson’ın oğlu Tim’in yakın arkadaşıydı ve birlikte üniversite öğrenimi görüyorlardı. Bu nedenle Nelson Danovan’ı yakinen tanıyordu ve samimiydiler. Kendisinden hiçbir şey saklamazdı ve çok severdi. Onu ilk kez bu kadar telaşlı görüyordu. Hem endişelenmişti, hem de meraklanmıştı. Neydi onu bu denli telaşlandıran…

Bir süre sonra Dedektif Sanders ofise döndü. Onun da yüzü bembeyaz kesilmişti ve çok tedirgin görünüyordu. Laptoptan görünütüleri inceleyen Dedektif Nelson’un yanına yöneldi ve bilgisayar ekranını kapattıktan sonra “Bu kadar yorma kendini Mark’ı bulur cezasını veririz. Şimdi gidip bir şeyler içelim.” dedi. Dışarı çıktıklarında Dedektif Nelson ısrar etse de Sanders net bir cevap vermediği gibi sürekli kaçamak cevaplar ile geçiştirdi. Ama Dedektif Nelson şüphelenmişti bir kere. Avcı lakabını boşuna kazanmamıştı ve bunu da öğrenecek, kafasındaki soruları giderecekti. Tam bu esnada telsizden bir anons duyuldu. Gelen anonsta eşkali Mark’a benzeyen birinin terk edilmiş, harabe bir eve girerken görüldüğü bildiriliyordu. Dedektifler soluğu söz konusu adreste aldılar. Gerçekten de Mark orada hareketsiz yatıyordu. Hemen kelepçeleyerek uyandırdılar. Mark kendisinde değildi. Belli ki yine uyuşturucu kullanmış ve uyuşturucunun etkisindeydi. Sorgu odasına aldıklarında henüz kendisine geliyordu.

Dedektif Sanders ortağı Dedektif Nelson’a “Sorgulama işini bana bırak. Artık emekliliğin geliyor. Ben gerisini hallederim. Sen git ve keyfine bak” dediğinde Nelson bunu kabul etmedi. Mark’a suçlamaları ve haklarını hatırlattıklarında ise Mark adeta şok olmuştu. Belli ki olanlardan haberi yoktu. Sinir krizleri geçirmeye başladı. Kendisine geldiğinde ise olanları ve olay gününü anlatmasını istedi Dedektif Nelson. Mark “Babam ile pek anlaşamadığımız ve uyuşturucu kullandığım doğrudur. Ben annem öldükten sonra uyuşturucu bağımlısı haline geldim. Uyuşturucu kullanmamı istemeyen ve benim için üzülen babam ile para konusunda sık sık tartışırdık. Öldüğünü söylediğiniz gün de tartıştık. Para istedim vermedi. Hatta bana tokat attı. Ben de kendisine karşılık verdim ama uyuşturucu krizim tutmuştu. Sonra cüzdanından zorla para aldım ve uyuşturucu almak üzere koşarak evden uzaklaştım. O günden beri de beni bulduğunuz harabede kalıyorum. Yaptığım davranışlar sonrasında eve gitmeye çekindim. Ama ben asla babama zarar vermedim. Sadece itiş kakış oldu. Evden çıkarken babamın durumu iyiydi ve öfkeyle bana bakıyordu. Arkamdan gelmedi bile. Senin gibi evlat olmaz olsun. Böyle  mi unutacaksın annenin acısını diye bağırıyordu. Ben babama zarar vermedim.” dedi ve tekrar ağlamaya başladı. Dedektif Nelson Mark’a inanmıştı ama deliller onu mutlak şüpheli olarak gösteriyordu.

Bu sırada olay yeri inceleme ekiplerinden bir rapor daha geldi. Raporu Dedektif Sanders açıp baktı ve “Evde yabancı bir parmak izi çıkmamış, ayrıca öldüğü gün Sarah’ın ifadesinde belirttiği gibi telefonla konuşmuşlar.” dedi. Sonrasında ise tüm dosya ve belgeleri alarak “Bu dosya kapandı. Deliller sabit. Cinayeti Mark işledi. Uzatmanın alemi yok. Bu soruşturmayı da çözdün ve ünvanına yakışır şekilde yine katili avladın. Şimdi gidip emekliliğin için gün sayabilir, ailen ile vakit geçirebilirsin. Tebrikler Avcı. Senden çok şey öğrendim. Sen git ve dinlen. Ben şüpheli hakkında gerekenleri yaparım.” diye ekledi.

Dedektif Nelson ofisten ayrılırken içi rahat değildi ve kafası hiç olmadığı kadar karışıktı. Yanlış giden bir şeyler vardı. Deliller katil olarak Mark’ı gösterse de cinayeti onun işlediğine ikna olmamıştı. Olayı duyduğunda verdiği tepki ve sonrası rol olamayacak kadar gerçek görünüyordu. Yine de bir dosya daha kapanmıştı. Belki de baktığı son soruşturma, yakaladığı son avdı Mark. 1 hafta kadar dinlenmek için plan yaptı. Eşi ve oğlu Tim’i alarak tatil yapmak istiyordu. Eve gittiğinde Tim’in okula döndüğünü öğrendi. Eşinin de isteği üzerine baş başa tatil yapma fikri çekici gelmişti.

Fakat rahat değildi Dedektif Nelson. Tatil dönüşü hemen ofise gitti ve dosyayı tekrar incelemek istedi. Dosyayı sorduğunda Mark’ın tutuklanarak cezaevine konulduğunu ve soruşturmanın kapanarak dosyanın arşive kaldırıldığını öğrendi. Yargıç da onu suçlu bulduğuna göre her şey yolundaydı. Biraz daha rahatladı. Artık son günlerini huzur içinde geçirebilirdi. Yine de Danovan’ın telaşlı hali ve ortağının çelişkili cevapları kafasını kurcalıyordu. Tekrar Dedektif Sanders ile konuşmak ve durumu öğrenmek istedi. Birlikte kahvelerini yudumlarken Danovan’ı sordu. Okula döndüğünü öğrenince de kuruntu yaptığını düşünü ve içi iyice ferahladı.

Dedektif Sanders artık geri kalan zamanını ofiste imza atarak geçirmeye başlamıştı. Soruşturma dosyalarını kendisine vermiyor, gözünün geride kalmasını istemiyorlardı. Avcı şanına yakışır bir şekilde çözümlenmemiş dosya bırakmadan, arkasına bakmadan kariyerini tamamlamalıydı.

Günler bu şekilde geçip giderken artık emekliği iyice yaklaşmıştı Dedektif Nelson’un. 2 gün sora emekli olarak başarılı bir kariyeri sonlandıracaktı. Yine de sıkılıyordu Nelson. Tüm hayatı boyunca sevdiği ve daha çocukken hayalini kurduğu mesleğini artık noktalayacaktı. Dile kolay tüm hayatını mesleğine adamıştı. Çok zor geliyordu. Bu son 2 günün bitmemesini, zamanın durmasını istiyordu. Bir yandan da ortağı ve diğer arkadaşlarına bakarak imreniyor, ellerindeki dosyalara sahip olmayı, yeni olaylar çözmeyi çok istiyordu. Fakat mümkün değildi bu. Bir yandan gözü arkada kalmasın diye kendisine dosya bırakmayan meslektaşları, diğer yanda ise mesleğini noktalayacak kalan 2 gün…

Son gün gelip çatmıştı artık.. Son mesaisi için ofise giderken çok üzgündü Dedektif Nelson. Ofiste duvarlar üstüne üstüne geliyor, her şey kendisini rahatsız ediyordu. Ofisten ayrılarak biraz hava almak istedi Dedektif Nelson. Ekip otosu ile dolaşmaya, devriye atmaya başladı. Belki de suç üstü yakalayacağı bir olay arıyor, en azından bunun hayaliyle, son avını yapmanın umuduyla dolaşıyordu. Bu sırada Sarah’ı gördü yol kenarında. Onunla da konuşmak istedi. Tam otosunu park edip ona yöneleceği sırada Sarah’ın yanına Danovan’ın geldiğini gördü. Bir süre onları izledi. Gayet samimi bir şekilde sohbet ediyorlardı. Yürüyerek bir kafeye girdiler ve birşeyler içmeye başladılar. Dedektif Nelson onları takibe devam etti. Danovan Sarah’ı evine bırakıp gittikten sonra Sarah’ı bahçeye girmek üzereyken çevirdi Dedektif. Bir süre hal hatır sorduktan sonra Sarah’a erkek arkadaşı olup olmadığını sordu. Belki de Danovan erkek arkadaşıydı. Olaydan sonra gördüğü tedirginlik bundan olabileceği gibi bu Danovan’ın, hatta Sarah’ın da cinayette parmağı olabilirdi. Zaten Mark’ın katil olduğuna zor ikna olmuştu. “Erkek arkadaşım ile bir süredir görüşmüyoruz. En son ailem ile tanıştırmak istediğimde Mark ile ağız dalaşına girdiklerinden babam evden gitmesini istemişti. Babama da karşılık verince babam bir tokat atarak evden kovmuştu onu. O günden beri seyrek görüşüyoruz. Zaten babamı kaybettiğimden beri ondan başka bir şey düşünemiyorum.”  diye yanıtlayınca Sarah, Dedektif iyice şüphelendi Danovan ve ortağı Sanders’tan. Zaten kafasını kurcalayan şeyler vardı. Şimdi ise iyice netleşmeye başlamıştı eksik parçalar. Dedektif Sanders’in kendisine sürekli soruşturmadan uzak tutmaya çalışmasının nedeni de bu olabilirdi.

Dedektif Nelson soluğu Sandersların evinde aldı. Eve vardığında Danovan ile annesi evden ayrılmak üzereydi. Bir süre uzaktan izleyerek onların gitmesini bekledikten sonra soluğu evin arka kapısında aldı. Ne aradığını bilmiyordu ama bir şeyler bulacağına ve eksik parçaları tamamlayacağına inanıyordu. Kapıyı zorlanmadan açtı ve içeri girdi. Ne de olsa avcıydı o. Daha önce pek çok kez böyle durumlarda şüpheli evlere girmişti. Bir süre evin içerisinde dolaştıktan sonra Sanders’ın çalışma odasına yöneldi. Pek çok kez misafir olduğu bu evi artık şüpheli ev olarak görüyor, gizlice araştırıyordu. Çalışma masasının üzerinde bulduğu zarfı açtığında ise maktul David’in arama kayıtlarının yer aldığını gördü. Kısa bir incelemeden sonra gerçekten de son gürüşmeyi Sarah ile yaptığını fark etti. Fakat dikkatini çeken bir şey daha vardı. Telefon görüşmesi olay günü saat 18:00’de gerçekleşmişti. Mark ise saat 14:00’de evden koşarak çıkmıştı. Cesedi bulduklarında saat 22:00 sıralarıydı ve hatırladığına göre tahmini ölüm saati saat 20:00 olarak raporlanmıştı.

Gerçekten de Mark doğru söylüyordu. O evden çıktıktan 4 saat sonra babası hala hayattaydı ve sağlığı yerindeydi. Sonrasında ise Mark eve hiç dönmemişti. Daha ilginç olanı ise Sanders bu detaylardan kendisine hiç bahsetmemiş ve gördüğü üzre bu belgeleri dosyaya eklememişti. Oysa bu ayrıntıları gözden kaçırması imkansızdı. Peki neden böyle davranmıştı Sanders? Neden delilleri karartma ihtiyacı duymuştu? Neden sürekli ortağından bir şeyler saklıyordu? Belki de katil Danovan’dı. Tekrar Danovan’ın tedirgin bir şekilde ofise girişi geldi aklına. Babası ile özel konuşmak istemesi ve konuştuktan sonra ortağının dağılmış bir şekilde geri dönmesi. Bir kaç saat önce de Sarah ile birlikte görmüştü Danovan’ı, maktulün kızı ile…

Sarah’ın erkek arkadaşı ile ilgili anlattıklarını da anımsayınca iyice emin oldu Dedektif Nelson. Katil Sarah’ın sevgilisiydi. Evden kovulmayı ve yediği tokatı hazmedememiş, bu yüzden öldürmüştü David’i. Üstelik suçun Mark’ın üzerine kalmasını da tasarlamış böylece kusursuz bir plan yapmıştı. Belki de takip edip Mark’ın böylesi bir görüntü vermesini beklemişti. Kameralarda görünmediğine göre de eve arka kısımda kalan ormanlık alandan girmiş olmalıydı. Kapı ve pencerelerde de zorlama izi olmadığını anımsayınca arkasında delil bırakmayan katilin profesyonel bir katil ya da eğitimli bir operasyoncu oması gerektiğini düşündü. Belki de emniyet ofisinde büyümüş, her türlü cinayet ve delil konusunda bilgisi olan biriydi katil…

Dedektif Nelson Danovan’ın odasına yöneldi bu kez. Danovan’ın bilgisayarını kontrol etti. Dosyaları kurcaladıktan sonra mail adresinin açık olabileceği, bilgisayarın parolayı ve kullanıcı adını hatırlayabileceği umuduyla ilgili siteye girdi. Evet gerçekten de ulaşmıştı Danovan’ın yazışmalarına. Bir süre sonra artık katili belirlemiş. Her şeyden emin olmuştu. Bu kez kafasında en ufak bir soru ya da tek bir eksik parça kalmamıştı. Avcı son avını da tamamlamıştı. Ama bu kez mutlu değildi avcı. Aksine çökmüş, hayal kırıklığına uğramıştı. Hayatının en zor bulmacasıydı bu. Bir yanda bu kadar yakını olan bir katil, bir yanda ise suçsuz yere hapiste olan Mark. Ne yapacağını bilemiyordu dedektif. Çeresizce oturdu Danovan’ın yatağının üzerine ve bir süre düşümdü. Zaten son mesaisiydi bu. Bir kaç saat sonra kariyeri noktalanacaktı. Yargıç kararı vermiş Mark hapse atılmıştı. Dosyada hiçbir şüphe yoktu ve soruşturma kapanmıştı. Bu konuyu uzatmasa hatta kalan ve bulduğu delilleri de yok etse kimsenin haberi olmayacaktı. İstediği gibi kariyerini son avı ile noktalamıştı Dedektif Nelson. Ama bundan kimsenin haberi olmayabilirdi. Zaten son dosyası başarı ile kapanmamış mıydı?

Bir yanda adalet, bir yanda ise şerefli bir geçmiş. Hepsinden öte suçsuz yere çürüyecek olan bir ömür. Dünyanın en zor kararı bu olmalıydı. Hiç bu kadar çıkmaza düştüğünü hatırlamıyordu. Ama şerefli geçmişi ve adalet aşkı daha ağır bastı Dedektif Nelson’un. Ne olursa olsun, kim olursa olsun katili yakalamalı ve adalete teslim etmeliydi. Zaten bu göreve bu amaçla başlamış, akademide bu doğrultuda yemin etmişti. Başarısının sırrı da zekasında ve adaletinde gizliydi.

Derhal harekete geçti. Bu kez ortağının haberi dahi olmamalıydı. Fakat katili nerede bulacağını bilmiyordu. Ayakları götürmese de yüreğindeki adalet aşkı onu katili yakalamaya götürüyor, böyle olması gerektiğini düşünüyordu. Şerefiyle bırakmalıydı canı kadar sevdiği mesleğini. Fakat çok vakti yoktu. Saatler sonra tüm yetkileri ve kariyeri bitecekti. Bir süre kime güvenebileceğini düşündükten sonra aklına genç polis memuru Gerrard geldi. Başarılı bir memurdu ve okulu birincilikle bitirmişti. Kendisine karşı da çok saygılıydı. Ve edindiği izlenime göre de ağzı çok sıkı, zekası çok ileriydi. Gerrard’ı arayarak bir telefon numarası verdi dedektif. Bu numaranın yerini belirlemesini ve kimsenin bilmemesini istedi.

Bir süre sonra Dedektif Nelson’u arayan Gerrard sinyalin bir alışveriş merkezinden geldiğini bildirdi. Takip etmeyi bırakmaması ve bilgi vermesi talimatını vererek yola koyuldu dedektif. Oto parka girdiği sırada aracına binmek üzere olan son avını gördü. Ekip otosu ile avının önünü keserek aracından indi.

Silahını doğrulttu ve “Teslim ol!” diye bağırdı Dedektif Marcus Nelson. Belki de meslek hayatında son kez bu komutu veriyordu karşısındaki şüpheliye…
“Ellerini kaldır ve teslim ol… Teslim ol oğlum. Buraya kadar. David Cage cinayetinden tutuklusun Tim. Her şey bitti… Bittik… Bir yandan adaleti uygularken Dedektif Nelson bir yandan da ağlıyordu. Kaderine, içinde bulunduğu duruma, oğlunun katil olmasına ağlıyordu. Son avının tek oğlu, göz bebeği, geleceği Tim olması onu kahrediyordu. Fakat adalete olan inancı aile bağından daha ağır basmıştı.

Emekli olduktan sonra birlikte vakit geçirmek için hayaller kurduğu oğlu Tim artık yanında olamayacaktı. Cevap dahi vermeyerek ve teslim oldu Tim. Dedektif Nelson kelepçeleyerek ekip otosuna bindirdi ve doğrudan savcı karşısına çıkardı oğlunu. Bulduğu delilleri ve tüm hikayeyi de anlattıktan sonra Mark’ın serbest bırakılmasını istedi. Oğlu Tim, Sarah’ın sevgilisiydi ve Mark ile David’in davranışlarını kaldıramamış, babası ve babasının meslektaşlarından duyup gördüğü bilgileri kullanarak eve girdikten sonra cinayeti işlemişti. Bu sayede Mark ve David’den kurtulacaktı. Bunu fark eden Danovan durumu babası Dedektif Sanders’a anlatmış, o da ortağının oğlunu kurtarmak için delilleri karartmıştı. Hesaplayamadıkları ise kusursuz cinayet diye bir şeyin olamayacağı ve adaletin mutlaka yerini bulacağıydı.

O gece son avı olan oğlu Tim ile birlikte silahını, rozetini ve mesleğini de emniyet ofisinde bıraktı Dedektif Marcus Nelson. Saatini de ofiste bırakarak “Birkaç gündür geçmemesi için dua ettiğim zamanın artık benim için bir anlamı yok. Benim artık zamana ve geleceğe ihtiyacım yok” notunu iliştirmişti son dosyasına ve tekrar başlamıştı yıllar önce bıraktığı sigaraya…

Ve tüm acısına, üzüntüsüne, yıkılan hayallerine, kaybolan geleceğine ve bir daha vakit geçiremeyeceği oğluna rağmen şerefli kariyerini şerefiyle sonlandırmıştı Avcı Dedektif Marcus Nelson…

Şenol GÜNECİ

04 Şub 2015

Umudun Günlüğü

Hazal babasını kaybettiğinden beri iyice içine kapanmıştı. Odasına çekildi ve düşüncelere daldı. Uzun uzun düşündü geçmişini, geleceğini, umutlarını ve hayallerini. Sonra epeydir masanın üzerinde öylece duran ajanda dikkatini çekti. Kontrol ettiğinde içerisinde herhangi bir yazı ya da bilgi olmadığını fark etti. Bu ajandayı günlük olarak kullanmaya, günlük tutup duygularını, yaşadıklarını ve umutlarını günlüğü ile paylaşmaya, kendisine güvenilir bir sırdaş kazanmaya karar verdi. Bunun kendisine iyi geleceğini, zor günlerini atlattıktan sonra da geçmişe bakmak, biraz tebessüm etmek ve anıları yad etmek için faydalı olacağı kanaatindeydi. Çok da düşünmesine gerek yoktu. Kalemini eline aldı ve günlüğüne yazmaya, günlüğü ile sırdaş olmaya başladı.

“Günlüğüm, sırdaşım, arkadaşım… 
Babamı kaybettiğimden beri bunalımdayım. Alışamadım yokluğuna. Eşim de askere gitti gideli hepten yalnız kaldım. Kendimi çaresiz, dayanaksız, yapayalnız hissediyorum. Yalnızlık zor gelince annemin yanına döndüm. Annem ile bir birimize dayanak, arkadaş olduk. Kocamın hatırası, hediyesi bana yaşama gücü veriyor. Ondan bir parçayı karnımda taşıyorum. Cinsiyeti belli olmasa da hissediyorum, bir oğlum olacak. Babası gibi güçlü, yakışıklı ve iyi kalpli doğacak. Oğlum büyüdüğünde bu günlüğü ona okuyacağım. Onu nasıl hasretle beklediğimi, babasının hasretine onun sayesinde dayandığımı anlatacak, hiç göremeyeceği dedesinden bahsedeceğim. Ve ben onu asla bırakıp gitmeyeceğim.” 

Hazal sırdaşına bunları yazarken odanın kapısı açıldı. Kapı aralığından annesi görüldü ve girmek için izin istedi. Hazal izin verince annesi odaya girerek yanına oturdu ve kızına ne yaptığını sordu. “Günlük yazıyorum anne. Hayat akmaya devam ederken bu akışı ölümsüzleştiriyor, geleceğe okunası hatıralar bırakıyorum. An geçer anılar kalır, söz uçar yazı kalır.” Annesi gülümsedi. Kızının moralinin yerinde olması ve kendisine bir uğraş bulması annesini mutlu etmişti. “Yemek hazır kızım. Gel birlikte bir şeyler yiyelim. Hem sohbet de ederiz.” dedi ve kızını içeri davet etti. Hazal günlüğü bırakarak annesine eşlik etti. Bir süre annesi ile zaman geçirdikten sonra telefonun çaldığını fark etti ve annesinden izin isteyerek odasına geçti. Kısa bir süre telefon görüşmesi yaptıktan sonra tekrar ajandasını eline aldı ve yeniden yazmaya başladı.

“Sevgili oğlum…
Az önce baban ile görüştüm. Vakti olmadığından uzun süre konuşamadık. Zaten asker ocağında nasıl vakit bulabilir ki? Ama ikimizi de çok özlemiş. Oğlumuz nasıl diye sordu. Belli ki o da senin erkek olarak dünyaya geleceğini hissetmiş. Bir görsen babanı… O kadar yakışıklı ve anlayışlı ki… Ben bir daha babamı göremeyeceğim ama senin baban bizi hiç bırakmaz. Hem ondan başka sığınacak limanım yok. Kızma oğlum artık sen de varsın. Sen de benim sığınağım, yaşama hevesim olacaksın. Siz başımda olduktan sonra her şeyin üstesinden geliriz. Şimdi karnımdasın, çok yakında kollarımda olacaksın. Az kaldı oğlum, çok az kaldı. Hasretle bekliyorum seni ve seni bana vereni. Çok yakında hep birlikte olacağız. Yemeğimizi yediğimize göre biraz uyuyup dinlenelim. Dinlenelim ki büyü, güçlen. Güçlen ki anneni koru. İyi geceler yavrum.”

Hazal günlüğünü bir kenara bıraktı ve yatağına uzandı. Karnında büyümekte olan yavrusunu okşayarak uyuya kaldı. Uzun süredir babasının özlemiyle yanıyor, rüyasında dahi olsa onu görmek, biraz olsun hasret gidermek istiyordu. Uyandığında yine babasını göremediğinden dolayı üzüldü, bir süre ağladı. Sonra doğrulduğunda oğlu geldi aklına. Tekrar elinin karnına koydu ve “İyi ki varsın oğlum. Gel artık. Babam yok, baban yok, bari sen gel. Gel…” bir süre daha ağladıktan sonra kendisini toparladı ve annesinin yanına geçti. Onun da desteğe ihtiyacı vardı ve onun yanında olması gerektiğini düşündü. Nasılsa yolunu gözlediği eşinden ve heyecanla beklediği yavrusundan güç alıyor, ayakta durabiliyordu. Annesinin ise ondan başka kimsesi yoktu. Son günlerde kendisini toplamış, hayatını düzene sokmuştu.

Hazal annesine dışarı çıkıp biraz dolaşmak, kafa dağıtmak istediğini söylediğinde annesi memnuniyetle kabul etti. Birlikte dışarı çıkarak bir süre alışveriş yaptılar ve temiz havanın tadını çıkardılar. Hazal sürekli çocuk elbisesi ve mobilyalarına bakıyor. Kafasında oğlunun odasını ve kıyafetlerini belirlemeye çalışıyordu. Babasının da gelmesini ve birlikte seçim yapmayı arzuluyordu. Annesi ile birlikte yemek yedikten sonra sinemaya gitmeye karar verdiler. Annesi Hazal’ın güçlü duruşu, hayata dönüşü ve neşesi ile huzur buluyordu. Zaten kızından başka da kimsesi kalmamıştı koca dünyada. Eşinin kaybettikten sonra kızının da bunalıma girmesi nedeniyle çok yıpranmıştı. Eşini kaybedeli aylar geçmiş, kendisi duruma alışmıştı. Artık kızının da durumu kabullendiğini görünce kendisini tekrar güçlü hissetti.

Hazal ise biran önce eve dönmek ve sırdaşına kavuşmak yavrusu ile konuşup, olanları günlüğü paylaşmak istiyordu. Çok geçmeden eve vardılar. Annesi yorgundu ve uyumak istiyordu. Bir süre sonra odasına çekildi. Hazal da heyecanla odasına giderek günlüğünü eline aldı.

“Biricik evladım, oğlum…
Bugün anneannen ile dışarı çıktık. Çok güzel vakit geçirdik. Senin için de mobilya ve kıyafet baktım. Ama babanın da fikrini almam lazım. Hem ben babanı çok özledim. O da seni özlemiştir mutlaka. Yarın ilk iş, arayacağım onu. İzin alsın gelsin. Hem insan karısını bu kadar uzun süre bırakmamalı. Bir yolunu bulup bize koşmalı. Uzun süredir de izin kullanmadı. Şimdi geç oldu. Yorgundur, istirahate çekilmiştir. Yarın ilk iş babanı arayacağım. Gelsin de senin için biraz alışveriş yapalım. Senin için bir beşik beğendim. Mutlaka baban da beğenecektir. Ama yine de fikrini almak lazım. Bizim için en iyisini o bilir. Bir görsen ne kadar güzeldi. Çok rahat edeceksin ilk yatağında ve huzur bulacaksın kollarımda. Bazen de bizimle birlikte uyursun. Bu gece rüyamda dedeni görmeyi çok istiyorum. Onu öyle çok özledim ki… İyi geceler oğlum, iyi geceler…”

Çok geçmeden uyudu Hazal. Sabah olduğunda planladığı gibi hemen telefona sarıldı ve eşini aradı. Durumu anlatarak gelmesini istedi. Eşi bunun için elinden geleni yapacağını ama kısa süre içerisinde böyle bir şeyin mümkün olmadığını söyledi. Üzülse de umudunu yitirmedi Hazal. Biliyordu, eşi gelecekti.

Günler hızla geçiyor, Hazal’ın günlüğü her geçen gün daha fazla sırra vakıf olurdu. Ajanda artık bitmek üzereydi. Hazal bir sancı hissetti ve doğum sancısı olabileceğini düşündü. Ama eşi gelmeden doğum yapmak istemiyordu. Oğullarını kucağına aldığında eşinin de yanlarında olmasını istiyordu. Tekrar sırdaşını aldı eline.

“Sevgili sırdaşım…
Bu gün bir sancı hissettim. Galiba artık oğluma kavuşacağım. Babasının yolunu gözlüyorum. Ama korkarım ki yanımızda olamayacak. Keşke burada olsa da, elimden tutup hastaneye götürseydi. Babam gitti gideli eşimden de ayrı kaldım. Şimdi ben kime sığınacak, kimden yardım isteyeceğim. Hiçbir hazırlık da yapmadım üstelik. Oğlum sabırsızlandı, erken gelecek galiba. Oysa daha gününe vardı. Birazdan çıkıp hastaneye gideceğim. Anneme sürpriz olsun. Telaşlanmasın. Belki de normal bir sancıdır. Daha doğuma vardır. Hem doğum gerçekleşirse ararım annemi. Gelip torununa kavuşur. Günü gelmediyse de boşuna telaşa kapılmaz. Babamın yokluğu onu çok yıprattı. Bir de yanlış alarm için yorulmasın, perişan olmasın. Aradıktan sonra gelip torununu kucağına alsın. Sonra da babasını arar mutlu haberi veririm. Belki bu sefer izin alabilir de gelir. Şimdi yazarken tekrar bir sancı oldu. Hem oğlum da sürekli tekmelemeye başladı. Sabrı kalmadı belli ki. Ben gidiyorum sırdaşım, oğluma kavuşmaya gidiyorum… Bekle yavrum, az kaldı. Geliyorum…”

Hazal günlüğünü bıraktı ve hızla yola koyuldu. Annesi arkasından seslendi ancak oralı olmadan devam etti. Bir anormallik olduğunu anlamıştı annesi ve hemen odasının yolunu tuttu. Son zamanlarda elinden düşürmediği ajandasına neler yazdığını merak ediyor, durumu anlamaya çalışıyordu. Bir süre hızlıca karıştırdı Hazal’ın sırdaşını. Okudukça kızı için üzülmeye başladı. Yer yer de eşini hatırladı ve duygulandı. Satırlarda ilerledikçe ne yapacağını bilemedi. Eli ayağına dolaştı ve telaşlandı. Son satırları da görünce hızla evden çıktı ve en yakın hastanenin yolunu tuttu. Kaydını bulamayınca doğumhaneye yöneldi. Orada da göremeyince durumu anlatarak kızını sordu. Bir görevli yardımcı olarak kızının müşahede altına alındığı odaya götürdü.

İçeri girdiğinde biricik yavrusu, hayattaki tek dayanağı kızı Hazal yatakta uyuyordu. Bir süre yanında oturdu ve kızını seyretti. İçinde ince bir sızı hissederken eşinin yanında olmasının ve içinde bulundukları durumdan onları kurtararak yardım etmesinin hayatta en çok istediği şey olduğunu fark etti. Ancak eşi başka alemlere göçmüştü ve bir birlerinden başka kimseleri de yoktu. Sükut içerisinde derin derin düşünürken kızı araladı gözlerini. Doğruldu ve annesinin elini tuttu.

“Hoş geldin annem. Nasıl haber aldın. Ben sana sürpriz yapacaktım. Hastaneden mi aradılar yoksa? Hem telefonumu göremiyorum, telefonum nerede? Birazdan torununa kavuşacağız. Arayıp babasına da haber verelim. Oğlumuza kavuştuğumuzu bilsin. Sonra da birlikte evimize gider torununu odasına yerleştiririz. Ama acele etti torunun. Odasını hazırlamamıza zaman vermedi. Hadi anne, telefonum nerede?”

Annesi doktoru ile görüşmem üzere odadan çıktı. Günlüğünü de yanında getirmişti. Bir kaç kişiye sorduktan sonra doktorun odasını buldu. Kızı hakkında bilgi almak istedi ama öncesinde günlükten ve Hazal’ın yazdıklarından da bahsetti.  “Nasıl olur doktor?” dedi tedirgin ve titrek bir sesle. “Benim kızım bekar ve aylardır yanımdan ayrılmadı.”  

Bu soru karşısında yerinden ayağı kalktı ve “Evet” dedi doktor. “Tam da düşündüğümüz gibi…” Ağlamaklı gözler ile kendisine bakan ve bir açıklama bekleyen anneye döndü. Yutkunduktan sonra cevap verdi:
“Kızınız… Hazal… Şizofren…”

Umut mudur yaşamaya kuvvet olan…
Yoksa yaşam şartları mıdır bize umudu sunan…

Şenol GÜNECİ

12 Oca 2015

Günecius’a Yolculuk

Cahid 25 yaşında, hayatı boyunca zengin olmayı hayal etmiş ancak bunun için çalışmak yerine sürekli define aramayı tercih etmiş bir gençti. Zamanının hemen hemen tümünü define arayarak ve bunun için araştırmalar yaparak geçiriyordu. Kah harita arıyor, kah gözüne kestirdiği yerlerde kazı yapıyordu.

Bu durum onun için artık bir yaşam tarzı haline gelmişti. Bir gün büyük bir hazine bulacağına ve zengin olacağına inanıyordu. Cahid küçük yaşta ailesini kaybetmiş ve bir süre akrabalarının yanında kaldıktan sonra kimsesizler yurduna yerleştirilerek orada büyümüştü. Yurttan ayrıldıktan sonra çeşitli işlerde çalışsa da tüm kazancını define aramak için harcıyordu. Hayattan tek beklentisi hayalindeki büyük hazineyi bulmak olduğundan herhangi bir gelecek planlaması yapmıyor, günü birlik yaşıyordu.

Yine benzer hayaller kurarak yürüdüğü sıcak bir Ağustos günü gözüne çok eski bir kitapçı ilişti. Burası bir kitapçıdan çok kitap müzesi gibi duruyordu. Biraz seyrettikten sonra içeri girmeye karar verdi. Bir hazine haritası bulamazdı belki ancak biraz kitap okumak, fantastik hayallere dalmak, belki de bir define avı hikayesinde kendisini bulmak istedi ve içeri girdi.

İçerideki manzara karşısında adeta büyülenmişti. Devasa ciltli kitaplar, deri kaplama el yazmaları, el işi minyatürlerle dolu kitaplar, tavana kadar uzayan geniş raflar ve eşsiz eserler karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor, adeta hayaller dünyasına yelken açıyordu. Onun şaşkınlığını ve hayranlığını fark eden kütüphane görevlisi yanına yaklaştı ve ne aradığını sordu.

Cahid define ve zenginlik üzerine bir şeyler okumak istediğini belirtince kütüphane görevlisi oturmasını ve beklemesini istedi. Cahid sabırsızlıkla beklerken bir yandan da etrafı seyrediyor ve kitapların verdiği huzur ve eşsiz kokuyla büyülenmeye devam ediyordu. Her şeyi unutmuştu artık Cahid. Anı yaşıyor, sabırsızlıkla kitabını bekliyordu. Oysa okumayı pek sevmezdi. Hatta okulunu da bitirememişti.

Çok geçmeden kütüphaneci elinde deri kaplı, el yazması, kapağı ve sayfaları kalın iplerle dikilmiş çok eski bir kitap getirdi. Kitap çok kalın ve karmaşık görünüyordu. Kütüphane görevlisine bu kitabın ne anlattığını sorduğunda, çok eski bir eser olduğu, yazarının yüzyıllar önce yaşamış olduğu ve  aradığını bu kitapta bulacağı bilgisini aldı. Kütüphane görevlisi kitabı masaya bırakarak ayrıldı.

Cahid önce kitabın sayfalarını karıştırdı. Yer yer çizimler olduğunu, çok düzgün bir el yazısı ve parlak mürekkep ile yazıldığını gördü. Kitap çok kalındı ve okuması çok üzün sürecekti. Biraz tereddütten sonra kitabı okumaya başladı. Fantastik yaratıklardan ve var olmayan gezegenlerden bahsediliyordu kitapta. Bir süre okudu ancak kitabın define ya da zenginlik ile ilgili bir kitaba benzemediğini fark etti. Yine de okumaya devam etti. Saatler geçmiş akşam olmuştu. Artık kütüphanenin kapanma zamanı gelmiş, kütüphane görevlisi de kendisini bu konuda uyarmıştı. Ancak  Cahid kitabı okumaya devam etmek istiyordu. Hayatı boyunca okumaktan hiç bu kadar keyif aldığını hatırlamıyordu. Kütüphane görevlisi kitabı zarar vermemek ve iade etmek kaydıyla yanına alabileceğini söylediğinde çok sevindi. Gerekli bilgileri doldurduktan sonra kitabı da yanına alarak kulübesine gitti.

Cahid ormanlık alanın içerisinde kendi yaptığı küçük, ilkel ve ahşap bir kulübede yaşıyordu. Bu kulübeyi yapması aylar sürmüştü. İçerisinde bir çalışma masası, bir yatak ve bir sandalye bulunuyordu. Soğuğun ve yağmurun girmesini engellediği naylon parçaları ile diğer eşyaları da çeşitli yerlerden temin etmişti. Yalnızca akşamları buraya geliyor, bulduğu ve temin ettiği haritalar üzerinde burada çalışıyordu. Zaman zaman çeşitli işlerde çalışarak da hayatını idare ediyor ancak kendisine düzenli bir iş ve hayat kurmuyordu. Güçlü, kuvvetli, zeki, yakışıklı ve genç bir delikanlıydı oysa. Bu şekilde yaşamasına rağmen kendisine bakıyor, şık ve temiz görünüyordu. Yine çalışma masasına oturdu ve kitabı okumaya devam etti. Kulübesinde aydınlanmak için gaz lambası kullanıyordu.

Kitabı okurken bir yazı dikkatini çekti. Adeta kendisini anlatıyor, kitaptaki Kral Jack ülkesine girişi tarif edip, girişin anahtarı kulübenin karşısındaki çınar ağacının kovuğunda diyordu. Gerçekten de kulübesinin karşısında bir çınar ağacı vardı. Heyecanla koşarak çınar ağacına gitti ve kovukta ağır, büyük ve ihtişamlı bir kutu buldu. Kutuyu hızla açtı ve içine baktı. Kutunun içerisinde altın bir anahtar ve bir not buldu. Notta ormanın derinliklerinde büyük ve yaşlı bir ağaç olduğu, her dolunayda ağacın yanında bir kapı açılacağı, bu kapıyı yalnızca anahtara sahip olanları görebileceği yazılıydı. Kafasını kaldırdı ve gökyüzünde ki dolunayı gördü. Şaşkınlığını ve heyecanını korku bastırıyordu. Yine de koşarak ormanın derinliklerine gitti. Ne aradığını ve nasıl bir ağaç olduğunu bilmiyor yalnızca koşuyordu.

Çok geçmeden yanından çok parlak ve ihtişamlı bir ışık yansıyan devasa ağacı gördü. Gördüğü an korksa da merakı korkusunu yendi ve ağca doğru yaklaştı. Işıktan bir kapı vardı ağacın dibinde. Bahsedilen kapı ve ağacı bulmuştu. Tereddüt etse de bir süre, kapıya yaklaştı sonunda. Cebinden anahtarı çıkararak kapıyı açtı ve içeri girdi. Bambaşka bir dünyaya gelmişti adeta. Uçsuz bucaksız yeşillikler, meyve dolu devasa ağaçlar ve ışıl ışıl parlayan berrak bil göl duruyordu karşısında. Yakınlardan sesler geliyordu. Önce korksa da sese doğru ilerledi. Büyük bir kalabalık gördü. Yalnızca efsanelerden duyduğu fantastik canlıları görünce korkudan bayıldı.

Ayıldığında karşısında bir insanoğlu duruyordu. Kendisini Kral Jack olarak tanıttı ve “Gunecius’a hoşgeldin” insanoğlu dedi. Burası Kral Jack’in ülkesi Gunecius’du ve efsanelerinde insanoğullarının ülkelerini ziyaret edeceğinden bahsediliyordu. Doğruldu Cahid şaşkınlığını gizleyemediği gibi korkudan da tir tir titriyordu. Kral’ın arkasında 2 sentor ve iri bir minotor vardı. “Burası güç, zenginlik ve barış ülkesidir.” dedi kendisini Kong olarak tanıtan minotor.

Sentorlar kendilerini takip etmelerini istediler Cahid’den. Birlikte yürümeye başladılar. Sentor James “Gunecius’a asırlardır dünyanızdan gelen insanoğlu hükmetti ve barış içinde yaşamamızı sağladır. Şimdi de Kral Jack ve Kraliçe Jessica yönetiyor ülkemizi. Efsanelerimiz bize nesiller boyunca Kral Jack ve atalarının yönettiği ülkemize yeniden ve başka bir soydan insanoğullarının geleceğini haber veriyordu. Sen efsanede bahsedilen insanoğllarındansın. Kraliyet konuğu olacak ve en iyi şekilde ağırlanacaksın. Neden ve nasıl geldiğini bilmiyorum ancak efsaneyi görmekten ve yaşamaktan onur duydum.” dedi.

Bu sohbet sırasında sentor Jera önden yürüyordu. Kral Jack ise ilk karşılaştıkları yerde kalmıştı. Birlikte sarayın önüne vardılar. Kapıda 5 satir nöbet tutuyorlardı. Cahid’i görünce önce şaşırdılar ve sonrasında efsanede anlatılan insanoğlu olduğuna kanaat getirerek selamladılar.

Sarayın bahçesine girdiklerinde ise Cahid iyice afalladı. Şaşkınlığını gizleyemiyor, hayran hayran etrafı seyrediyordu. Bir ara gözüne boynuzlu bir at ilişti. Olabilir miydi, o Unicorn muydu yoksa? Faltaşı gibi açılmış gözlerini Jera’ya çevirdi. Jera gülümseyerek cevap verdi: “Evet o Unicorn, Prenses Lily’nin atı. 3 yıl önce Prensesimiz ormanda gezerken karşılaşmış ve saraya getirmiş. Evcilleşti ve saray ahalisinden biri oldu.”  Cahid hayran kaldığı Unicorn’un yanına gitti ve konuşmaya çalıştı. Bu sırada Cahid’i gören sentorlar güldüler ve onun konuşamayacağını, yalnızca bir hayvan olduğunu söylediler. Cahid de kendi kendine “Sanki her şey normalmiş, konuşanlar sadece insanlarmış gibi bir de alay ediyorlar” diye düşünerek kızdı.  James’e dönerek “Burada yalnızca bu Unicorn mu konuşamıyor?” diye sordu. “Hayır” dedi James ve ekledi: “Saray ahalisinden bu Unicorn’un yanı sıra bir de Kral Jack’in Pegasus’u konuşmaz” dedi. Gülümsedi Cahid ve “Yok artık. O da mı gerçek” demesine kalmadan, henüz cümlesini bitiremeden Kral Jack belirdi sarayın semasında uçan atıyla. Yanına geldi ve Cahid’i içeri davet etti. Cahid hala olanların şokunu atlatamamış, sürekli arkasına dönerek etrafına bakıyordu. Özellikle de Unicorn ve Pegasus çok ilgisini çekmiş, Cahid’i büyülemişti.

Saraya girdiler. Kraliçe Jessica karşıladı onları. Kral Jack misafirini tanıtırken “Efsanelerimizde belirtilen insanoğullarından biri” diye bahsetti Cahid’den. Çok geçmeden yemek masasına yöneldiler. Bin bir çeşit yemek ve meyve vardı masada. Kraliçe Jessica ve Prenses Lily’nin yanı sıra bir çok satir sofrayı hazırlamaya ve yiyecek getirmeye devam ediyorlardı. Kral, Kraliçe, Prenses ve Cahid yemeğe oturdular. Bir yandan yemek yerken bir yandan da sohbet ediyorlardı. Cahid: “Efsane tam olarak neden bahsediyor. Ben buraya niçin geldim? Bundan sonra ne olacak? Geri dönebilecek miyim? Burada mı kalacağım?” gibi sorular sormaya başlayınca, Kral Jack “Efsanede insanoğullarının geleceğinden bahsediliyor. Sen onlardan birisin. Asırlardır ben ve atalarım bu ülkeyi yönettik. Yeri geldi savaştık, yeri geldi barış yaptık. Yıllardır huzur ve barış içerisinde yaşıyoruz. Gunecius’da yalnızca 3 insan kaldık. Bir de sen gelince 4 olduk. Neslimizin buraya nasıl geldiğini bilemiyorum ancak insan zekası ve bilgisi sayesinde ülkede hep hükümdar olduk. Sorularının cevabı sana bağlı. Kendi kaderini ve geleceğini kendin belirleyeceksin.” diye cevap verdi.

Eşsiz bir ziyafetten sonra Kral Jack’in kahyası satir Erborg Cahid’e kalacağı odayı gösterdi. Cahid odasına çekilerek yatağına uzandı ve dinlenmeye koyuldu. Yatağında dinlenirken bir yandan da odayı süzüyor ve kraliyet sarayına hayranlığı artıyordu. Odanın aydınlanmasını sağlayan duvarlarda asılı şamdanlar gözüne ilişti bir ara. Yatağından doğruldu ve şamdanlara yöneldi. Şamdandan çıkardığı mum ile şamdanı daha da aydınlattı ve yakından inceleyince şamdanın altından yapılmış olduğunu gördü. Gerçekten de zenginlikler ülkesiydi Gunecius. Arkasını döndüğünde ise odaya girerken dikkatini çekmeyen yatak başlığının da elmas ve yakutlar ile süslenmiş olduğunu gördü. “Yalnızca misafir odasında bu kadar zenginlik kullanıldıysa kraliyetin serveti kim bilir ne kara büyüktür” diye düşündü ve tekrar yatağına uzandı. Rahat ve uzun bir uyku çekti Cahid. Uyandığında neredeyse öğlen olmuştu ve hayatı boyunca hiç bu kadar rahat uyuduğunu hatırlamıyordu.

Pencereye yaklaştı Cahid ve dışarıda kılıç döven bir sentor ilişti gözüne. Bir yandan kılıç ve kalkan dövüyor, diğer yandan da yaptığı pusatları parlatıyordu. Onun yanına gitmek ve silahları daha yakından görmek istedi. Odasının kapısını açtığında yine Erborg karşıladı Cahid’i. “Kahvaltınızı getireyim mi efendim?” diye sordu. Cahid kabul etti ve odasına gelen enfes kahvaltısını yaptıktan sonra Erborg’a seslenerek pencereden sentoru gösterdi ve kim olduğunu sordu. Erborg “O kılıç ustamız Aerhors’dur. Kendisi ülkemizin en iyi pusat üreticisi olduğu gibi kullanmakta da çok ustadır ve çok güçlü bir savaşçıdır.” dedi ve ekledi “İsterseniz yanına gidelim ve sizi tanıştırayım.” Cahid beklediği bu teklifi sevinerek kabul etti ve birlikte yola koyuldular.

Cahid ve Erborg saraydan dışarı çıkarken geçtikleri her yerde selamlanıp saygıyla karşılandılar. Bu durum Cahid’i şaşırttığı gibi aynı zamanda da çok hoşuna gitmişti. Aerhors’un atölyesine vardıklarında Aerhors yerinden ayrılmıştı. Cahid etraftaki kılıç, kalkan ve okları incelemeye başladı. Daha önce hiç böyle silahları görmemiş, incelememişti. Bu sırada Aerhors da geldi ve Cahid’i selamladı. “Bunları kullanmayı bilmiyorum, öğrenebilir miyim?” diye sordu Cahid. Aerhors “Tabi ki efendim. Size öğretmekten onur duyarım. İzniniz olursa sizin için de silah yapayım ve sonrasında çalışmaya başlarız” diye yanıtladı. Erborg ve Cahid sarayı gezmeye devam ettiler. Bu sırada Unicorn ve Prenses Lily’i gördüler. Lily atını besliyor ve başını okşuyordu. Prenses Lily düz ve uzun saçlı, esmer, yeşil gözlü, uzun boylu, genç, narin, güler yüzlü, çok güzel bir kızdı. Cahid Lily’i içten içe beğeniyor ancak kendisini ona uygun görmüyordu. Yanlarına yaklaşarak selam verdi. “Çok güzel bir atınız var Prenses” dedi. Prenses teşekkür ettikten sonra ona eşlik edebileceğini söyledi ve Erborg’u görevinin başına gönderdi. Bu sırada Cahid için de bir at isteyecekti ki Cahid ata binmeye bilmediğini söyledi. Prenses gülümseyerek “İsterseniz öğrenmenize yardımcı olabilirim.” dedi. Cahid sevinerek kabul etti ve gelen atın üzerine zor da olsa bindi. Ağır ağır ilerleyerek sarayın bahçesini dolaştılar.

Saatlerce dolaştıktan sonra Cahid Prenses’e teşekkür ederek yanından ayrıldı. Prenses’e bağlanmaktan korkuyordu belki de. Lily çok güzeldi ancak neticede kralın kızıydı. Cahid dalgın dalgın yürürken Aerhors’un atölyesinin önünde buldu kendisini. Aerhors selamladıktan sonra Cahid’i içeri davet etti ve baş köşeye asılmış olan silahları gösterdi. “Bunlar sizin efendim sizin için yaptım. İzniniz olursa sunayım” dedi. Cahid memnuniyetle kabul edince Aerhors duvara astığı ve ışıl ışıl parıldayan kılıç, kalkan, ok ve miğfer’i indirerek Cahid’e sundu. Cahid pusatlarını incelemeye başladı. Silahların üzerindeki Kartal başlı, kulakları at kulağına benzeyen, aslan gövdeli ve kanatlı yaratık dikkatini çekti. Gördüğü simgenin ne olduğunu sorduğunda Aerhors “O Grifon’dur efendim. Kraliyetimizin sembolüdür. Yüzyıllar önce yaşadığı ve kraliyet hazinesi ile kraliyet ailesine bekçilik ettiği söylenir. Ancak şuan böyle bir canlılın varlığından haberdar değiliz. Geçmişte Grifon’u gördüğünü iddia edenler olduysa da bu bilgiyi doğrulayamadık. Onun da sizin gibi efsanelerimizde bahsi geçiyor. Bir gün onu da sizin gibi görmek ve bir efsaneyi daha yaşamaktan onur duymak isterim” diye cevap verdi. Kılıcın üzerindeki yazılar dikkatini çekince de “Gunecius’un gerçekleşen efsanesi Cahid.” yazıyor efendim diye yanıtladı Aerhors.

Zaman artık su gibi akıyor, Cahid kah Erborg ile sarayı keşfe devam ediyor, kah Aerhors’tan kılıç, kalkan ve atıcılık dersleri alıyordu. Tabi güzel prensesten de binicilik eğitimi almayı ihmal etmiyor, akşamları da kral ile koyu sohbetler yapıyordu.

Artık aylar geçmiş Cahid usta bir binici ve amansız bir savaşçı olmuştu. Kralın en yakını, sağ kolu, Prenses Lily’nin sırdaşı ve herkesin göz bebeği heline gelmişti. Aylar geçerken Cahid’in Prenses Lily’e olan ilgisi artık yavaş yavaş aşka dönüşüyor, kendisini bu duygulardan alıkoyamıyordu. Geceleri yatağına uzandığında Lily’nin beline kadar uzanan düz ve simsiyah saçları, güzel gözleri ve güler yüzlü hoş sohbeti dışında aklına hiçbir şey gelmiyor, kendisini bu düşüncelerden alıkoyamıyordu. Üstelik gördüğü kadarıyla duyguları da karşılıksız sayılmazdı. Ama Kral Jack’den korktuğundan dolayı duygularını bastırmaya, aklını başka düşüncelere yormaya çalışıyordu.

Sabaha kadar düşündü Cahid. Her şey bir rüya gibiydi. Saygın, başarılı ve sevilen bir Guneciuslu olmuştu artık. Daha önceleri hayalini bile kuramadığı bir hayatın içerisinde bulmuştu kendisini. Ancak asıl amacının bir gün çok zengin olmak olduğu geldi aklına. Mutluydu, ama zengin miydi? Zenginlikten bahis yaşadığı koşullar ise evet. Ancak Cahid hayatı boyunca maddi zenginliği düşlemişti. Kendi dünyası geldi aklına. Acaba orada neler oluyordu? Nasıl geri dönecekti? Ya da dönmeli miydi?. Karmaşık düşünceler içerisinde uyuya kaldı Cahid.

Sabah uyandığında da kaldığı yerden düşünmeye devam etti. Bütün sarayı gezmişti neredeyse. Ancak bu zenginlikler ülkesinin zenginlik kaynağını, hazinesini görememişti. Erborg’un kendisini gezdirmediği sarayın arka kısmında kalan bir kule daha vardı. Kraliyet hazinelerinin orada olabileceğini düşünerek sabahın erken saatlerinde oraya doğru yöneldi. Muhafızlara görünmeden sessiz ve gizli bir şekilde kuleye vardı. Kapıyı açarak içeri girdiğinde merdivenleri fark etti. Büyük kayalardan oluşturulmuş dar merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başladı. Merdivenlerden indiğinde gerçekten de akına, hayaline sığmayacak, rüyasında bile göremeyeceği eşsiz büyüklükte bir hazine ile karşılaştı. Altınlar, elmaslar, zümrüt ve yakutların yanı sıra kendi dünyasında görüp tanımadığı bir çok element ile dolu bir bölümde bulmuştu kendisini…

Oturup düşündü Cahid. Burada mı kalmalıydı, yoksa bu hazinelerden alarak dünyasına mı dönmeliydi. Ancak bu düşüncelerinde karara vakıf olmadı. Kulede bulduğu büyükçe bir sandığa kaldırabileceği kadar ve değerli gördüğü eşyaları doldurarak bir köşeye bıraktı. Kararını verememişti ancak gitmeye karar verirse hazır olsun diye düşündü. Bir yanda bu eşsiz hayat ve hayatının aşkı Prenses Lily, diğer yanda ise dünyası ve hayatı boyunca peşinden koşarak arayıp durduğu hazine. Karar vermek hiç de kolay değildi. Zaten nasıl geri döneceğini de bilmiyordu…

Günler geçiyor, Cahid kafasındaki sorulara cevap bulamıyor ve karar veremiyordu. Ama bir yandan da atına binip sürekli geldiği, ülkeye girdiği noktayı arıyordu. Derken aradığını buldu Cahid. Girdiği noktaya vardığında bir tuhaflık göremedi ve kapıyı da bulmadı. O günden sonra her gün ve her gece mutlaka o noktaya yöneldi. Kapı açılacak mı diye kontrol ediyor, kafasındaki karışıklığı da gidermeye çalışıyordu.

Cahid yine böyle bir günde dalgın bir şekilde sarayın yolunu tuttu. Odasında düşünmeye daldı. Tam kralın yanına sohbet için gideceği sırada kitaptaki tabir geldi aklına… Kapıyı yalnız anahtara sahip olanlar açabilirdi. Hemen odada sakladığı yerden aldı anahtarını ve atına bindiği gibi soluğu kapının açılmasını umduğu yerde aldı. Atını gölün kenarına bıraktıktan sonra tepeye doğru yürümeye başladı. Cebinden anahtarını çıkardığında kapının açıldığını fark etti. Karar vermesi artık daha da zordu. Gidiş yolunu bulmuş, hazinesine ulaşmıştı. Diğer tarafta ise eşsiz bir hayat ve hayatının aşkı vardı.

Kraliyet ahalisi kendisini çok iyi karşılamış, saygıda ve misafirperverlikte kusur işlememişlerdi. Yine de gitmek istedi Cahid. Dünyasını merak ediyor, kendi zenginliğini kurmak istiyordu. Hemen atına bindi ve saraya gitti. Silahlarını da hatıra olarak yanına almak istiyordu. Kılıcını ve kalkanını kuşanıp, miğfer ve zırhını giydikten sonra okunu da yanına alarak yine sessiz ve gizlice hazine kulesine gitti. Önceden hazırladığı sandığı aldı ve sarayın sakin bir yerinde atına yükleyerek yola çıktı.

Gölün kıyısına vardığında anahtarını çıkardı. Kapının açıldığını görünce son kez baktı Gunecius’a. İçinde bir burukluk, kararsızlık ve pişmanlık ile geçti kapıdan Cahid…

Kan ter içerisinde uyandı Cahid. Uyandığında kulübesinde, yatağındaydı. Gördükleri rüya mıydı yoksa. Hemen çıktı kulübesinden ve karşısında bulunan çınar ağacının kovuğunu kontrol etti. Herhangi bir şey yoktu. Koşarak ormanın derinliklerine gitti ancak ne kapı, ne de büyük ağaçtan eser yoktu. Bunlar rüya olamaz diye dövünerek geri döndü kulübesine. Yatağına girdiğinde cebinden düşen anahtarı gördü. Bu Gunecius’un anahtarıydı. Demek rüya değildi, demek her şey gerçekti diyerek tekrar fırladı yatağından. Tüm aramalarına rağmen hazinesi ve pusatlarından hiçbir eser yoktu. O gün ve sonraki günlerde ve dolunaylı gecelerde sürekli hazinesini, pusatlarını ve o kapıyı aradı durdu Cahid.

Derken kitap geldi Cahid’in aklına. Her şeyi o kitap başlatmıştı. Ama kitap da ortalarda yoktu. Koşarak kitabı aldığı kütüphaneye gitti. Kütüphaneye vardığında şaşkınlığı ve hayal kırıklığı daha da arttı. Zira orada öyle bir kütüphane yoktu artık. Ve çevreden öğrendiği kadarıyla hiç de olmamıştı.

Cahid bir kenara bitkin bir şekilde oturdu. Hüzün, pişmanlık, özlem, aşk ve hayal kırıklığını bir arada yaşıyordu. “Ne yaptım ben” diye düşünüyor, kendini paralıyordu. Her şey bir yana Prenses Lily’yi çok özlemişti. Gördüğü saygı ve yaşadığı ihtişamlı hayattan da eser yoktu.

Kral Jack ile ilk tanışmalarında Kral Jack’in kendisine verdiği cevap yankılandı kulaklarında:
“Sorularının cevabı sana bağlı. Kendi kaderini ve geleceğini kendin belirleyeceksin…”

Böyle olmamalıydı diye düşündü Cahid. “Geleceğim böyle olmamalıydı… Kaderimi böyle belirlememeliydim.” diye mırıldanırken zenginliğin yalnızca maddi olmadığını anlamıştı artık. Sonra birden oturduğu yerden doğruldu. Kendinden emin, kararlı ve güçlü bir şekilde haykırdı:
“Hayatım boyunca aramam gerekse bile, bir gün mutlaka bulacağım. Zenginliğime ve aşkıma kavuşacağım. Gerçekten kaderim ve geleceğim bana bağlıysa, bir gün tekrar kavuşacağım Gunecius’a…”

Şenol GÜNECİ

03 Oca 2015

20 Yıllık Hediye

Amerikalı Profesör Doktor Hamilton alanında bir çok başarılara imza atmış, bir çok ülkede seminerler vermiş, sayısız hastayı şifaya kavuşturmuş ünlü bir kalp ve damar cerrahıydı. Artık yaşı ilerlediğinden aktif doktorluk hayatını sonlandırmış akademik çalışmalara ağırlık vermişti. Ancak hayat torunu John’un hastalığı karşısında onu çaresiz bırakmıştı. Küçük John lösemi hastasıydı ve tüm çabalara rağmen uygun ilik bulunamamıştı.

Doktor Hamilton tüm çalışmalarına ve araştırmalarına rağmen torunu için bir şey yapamıyor, günden güne eriyen torununu gördükçe kendini kahrediyordu. Çevresi, serveti, doktor arkadaşları ve çabaları sonuç vermiyordu. Elinden gelen tek şey torunu için dua etmekti. Profesör sayısız operasyondan başarıyla çıkmış, yeri gelmiş ücret almadan dünyanın diğer ucuna giderek ağır hastaları tedavi etmişti.

Çaresizce düşündüğü bir akşam daha önce tedavi ettiği hastalarından birinin hediye ettiği Kur’an-ı Kerim gözüne ilişti kütüphanesinde. Artık dua etmekten başka bir şey yapamayan profesör inançlı bir Hristiyandı. Kur’an-ı Kerim’i eline aldı ve karıştırmaya başladı. İlgisini çekmişti ve okumayı sürdürdü. Kendisini garip bir ruh hali içerisinde bulmuştu. Okudukları kendisini çok etkilemiş, kafası karışmıştı. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar okudu ve düşündü. Tekrar dua ederek uyuya kaldı.

Profesör Hamilton rüyasında daha önce tedavi ettiği ancak adını dahi unuttuğu İranlı Majid’i gördü. Rüyasında Majid, profesöre hediye ettiği kitabı okumasını, dua etmesini ve kendisini bulmasını söylüyordu.

Profesör ameliyat ettiğinde Majid henüz 9-10 yaşlarındaydı. Doğuştan kalbi delikti ve teşhisi çok geç konmuştu. Artık ölümcül bir hal alan hastalığı tedavi edilemiyor, ailesinin maddi imkansızlıkları da yurt dışı tedavisine izin vermiyordu. Profesör Hamilton seminer için bulunduğu İran’da durumdan haberdar edilmiş ve küçük çocuğu muayene etme imkanı bulmuştu. Durum ağırdı ve bir an önce müdahale edilmesi gerekiyordu. Küçük çocuğun babası görüşmeleri sırasında maddi güçlerinin olmadığını, tedavi için başka ülkeye naklinin mümkün olmadığını ve dua etmekten başka ellerinden bir şey gelmediğini belirtmişti. Profesör düşünmeden bu küçük çocuğun tüm masraflarını karşılamış ve açık kalp ameliyatını bizzat yapmıştı. Ameliyat sonrası da hastasını takip etmiş, sık sık ziyaret etmişti. Küçük Majid iyileşip doktoru ile tanıştığında hediye etmişti doktorun uyumadan önce okuduğu Kur’an-ı Kerim’i ve bundan başka hiçbir güce inanmadığını belirtmişti.

Profesör ter içinde uyandı. Olabilir miydi, gerçekten aradığı derman, dua ettiği güç Kur’an-ı Kerim miydi? Kendisini İran’a bu güç mü götürmüştü. Hemen araştırmaya başladı. İslam ve Kur’an hakkında bilgiler edindi. Kafasındaki karışıklık daha da artmıştı. Günlerce Majid’e ulaşmaya çalışırken bir yandan da küçük çocuğun hediye ettiği kutsal kitabı okuyor, İslam’ı araştırıyordu.

Sonunda Majid’in adresine ulaştı. İlk uçakla İran’a gitti. Kısa bir araştırmadan sonra Majid’i buldu ve ona durumu anlattı. Majid kendisine hayata bağlayan doktoru karşısında görmekten çok memnun olmuştu. Zira yıllarca doktoruna yardım edebilmek, borcunu ödeyebilmek için Allah’a dua etmişti. Sonunda yardım fırsatı bulmaktan çok memnun oldu. Birlikte Amerika’ya gittiler. Gerekli testler yapıldı. Majid’in uygun bulunan iliği ile küçük John sağlığına kavuştu. Majid haftalarca küçük John’un başından ayrılmadı ve onun için sürekli dua etti.

Küçük çocuk sağlığına kavuşup ayağa kalktığında Majid ona da bir Kur’na-ı Kerim hediye ederek Amerika’dan ayrıldı. Dualarının kabul olması ve hayatını kurtaran doktora yardım edebilmesi nedeniyle Allah’a şükrederek ibadetlerine devam etti.

Küçük John dedesine Majid’in kendisine hediye ettiği kitabın ne olduğunu sorduğunda profesör baktı ve daha da duygulandı. Oğlum dedi bu kitap dünyadaki en büyük güçtür. 20 yıl önce 9 yaşındaki bir çocuğun tedavisine vesile olup, yine o çocuğu 20 yıl sonra 9 yaşındaki bir çocuğun iyileşmesine vesile eden güçtür. Dünyada bunun üzerine hiç bir güç yoktur.

Profesör dua edip şükretmeye devam ederken çok geçmeden zaten kafasını karıştıran ve içine işleyen, sürekli araştırıp durduğu İslam’ı kabul etti ve Müslüman oldu. Torunu ile birlikte İslam aşığı olarak şükürlerini sürdürdüler…

Başından beri gözümüzün önündedir aradığımız belki de…
Belki de inanmaktır en büyük güç, inanmaktır her derde çare…

Şenol GÜNECİ

22 Ara 2014

Aşk-ı Tevafuk

Burcu o sabah uyandığında çok heyecanlıydı. Bu uzun süredir hayalini kurduğu gün olabilirdi. Sevgilisi Kenan onu şık bir restaurantta akşam yemeğine davet etmişti ve bu gecenin hayatının gecesi olacağını düşünüyordu. Hızlıca yatağından kalktı ve banyoya yöneldi. Yüzünü yıkadı, aynada uzun uzun gülümseyerek kendisini seyretti. Akşama daha çok vardı ama yine de hazırlanabileceğinden endişeliydi.

Odasına geçti ve dolabını açtı. Uzun uzun ve tekrar tekrar tüm giysilerini gözden geçirdi. Sonunda dizleri hizasında olan askılı mavi elbisesi gözüne ilişti. Kenan ile tanıştığı gün de o elbise vardı üzerinde ve sonradan söylediğine göre Kenan o elbiseyi çok beğenmişti. Tereddüt etmeden o elbisede karar kıldı ve kahvaltı için mutfağa yöneldi.

Burcu mutfakta annesi Derya ile karşılaştı. Annesi çoktan kahvaltıyı hazırlamıştı bile. Gülümseyerek annesinin yanağına bir öpücük kondurdu ve sıkıca sarıldı. Derya çok şaşırmıştı bu duruma. Kızı her zaman neşeli ve güler yüzlüydü ama onu hiç bu kadar mutlu ve enerjik görmemişti. Mutlu bir şekilde kahvaltılarını yaptılar. Derya kızında bir haller olduğunu anlamıştı ama çok da üzerine gitmedi.

Derya eşini 2 yıl kadar önce trafik kazasında kaybetmişti. 19 yaşındaki kızı Burcu tek çocuklarıydı ve üniversiteye henüz başlamıştı. Babasının hayalini kurduğu gibi mimar olacaktı. Burcu ve Derya yalnızlığa zor da olsa alışmış, kendilerine bir düzen kurmuşlardı. Derya kaybettiği eşi gibi başarılı bir avukattı.

Burcu kahvaltıdan sonra yine aynı heyecan ve telaşla odasına yöneldi. Bugün onun için çok önemliydi. Saatlerce hazırlandı, makyaj yaptı. Uzun uzun hayaller kurdu. Hayaller uzadıkça vakit de ilerledi. Saat yaklaşmıştı artık. Kenan’dan ses çıkmamıştı. Oysa hiç bu kadar açmazdı arayı. Sık sık arar, mesaj gönderirdi. Kenan da Burcu’yu en az onun kadar seviyordu.

Burcu hazırlanmış heyecanla Kenan’ı beklerken yerinde duramıyor, gözlerini camdan alamıyordu. Sonunda yolun karşısında Kenan’ın arabası belirdi. Henüz Kenan ile Derya’yı tanıştırmamış hatta bahsetmemişti bile. Lise yıllarında başlayan aşkları sessiz, gözden ırak ve derinden ilerliyordu Kenan ile Burcu’nun. Hızlıca odasından çıktı ve annesine arkadaşlarıyla buluşacağını söyleyerek evden ayrıldı.

Koşar adımlarla vardı Kenan’ın arabasının yanına. Kapıyı açtı ve arabaya bindi. Gözelerine inanamadı. Kenan her zamankinden daha yakışıklıydı. Daha önce takım elbise ile görmediği sevgilisi çok şık bir takım elbise ile karşısında duruyordu. Kenan 25 yaşlarındaydı ve Hukuk Fakültesi’ni yeni bitirmişti. Meslek hayatı boyunca takım elbise giyeceğini düşündüğünden pek takım elbise giymezdi. Gözleri kamaşıyordu Burcu’nun ve bir kez daha aşık olmuştu sevgilisine. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Yol hiç bitmedi ve ikisi de yol boyunca tek kelime etmedi. Çok heyecanlıydılar. Kenan’ın da heyecanı gözlerinden okunuyordu.

Sonunda restauranta vardılar. Gerçekten çok şık bir yerdi. Burcu’nun heyecanı daha da katlanmıştı. Kenan’ın koluna girdi ve restauranta doğru yürümeye başladılar. Burcu adeta bulutların üzerindeydi. Kenan’ın kolunda olmasa düşecek gibi hissetti. Mutluluktan ayakları yere basmıyordu.

Restauranta girdiler ve manzaranın en iyi olduğu, Kenan’ın önceden ayırtarak üzerini güller ile donattığı masaya geçtiler. Yemeklerini yerken Kenan Burcu’ya onu ne kadar çok sevdiğini anlatıyordu. Burcu ise yalnızca gözleriyle onun aşkına karşılık veriyordu. Çok geçmeden beklediği an geldi. Kenan Burcu’nun yanında diz çökerek evlenme teklifi etti. Burcu’nun hayalleri gerçek olmuştu. Dünyanın en mutlu insanı olduğunu düşünerek tereddüt dahi etmeden teklifi kabul etti ve Kenan’a sıkıca sarıldı. Artık onlardan mutlusu yoktu yer yüzünde…

Romantik ve sürprizlerle dolu bir akşam yemeği sonrası Kenan’ın arabası ile yola koyuldular. Kenan da annesi Güler ve babası Hakan ile sevgilisi Burcu’yu henüz tanıştırmamıştı. Güler haberdar olsa da hayatında birinin olduğundan, Hakan bihaberdi olanlardan. Ailelerine nasıl haber vereceklerini düşündüler. Bu kolay olmayacaktı. Çekiniyorlardı. Kenan annesi’ne anlatacağını söyledi. Güler, emekli öğretim üyesi olan eşi Hakan’a durumu uygun bir dille anlatırdı nasılsa. Burcu ise tek dayanağı, hayat arkadaşı annesini yalnız bırakmak istemiyor, inciteceğinden çekiniyordu.

Kenan, Burcu’yu eve bıraktıktan sonra heyecanla evinin yolunu tuttu. O gece ikisi için de bitmek tükenmek bilmedi. Sabaha kadar telefonla konuştular ve birbirlerini ne kadar çok sevdiklerinden bahsederek gelecek hayalleri kurdular.

Sonunda sabah olmuştu. Burcu erkenden hazırladı kahvaltı masasını. Hafta sonu bu kadar erken kalkıp hele de böyle bir sofra hazırlaması pek alışılmış bir durum değildi. Annesini öperek uyandırdı ve kahvaltıya davet etti. Derya olanlara şaşırmış nedenini merak ediyordu. Çok geçmeden Burcu durumu anlattı ve Kenan’dan bahsetti. İstemeye gelmeleri için izin istedi ve okulu bitirince evleneceklerini ekledi. Derya çok sevinmişti kızının bu denli mutlu oluşuna. Damat adayının ismini sordu. Burcu “Kenan” diye cevap verince daha da sevindi. Çünkü Derya henüz Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken kuracağı yuvanın hayallerini kuruyor, oğlunun olmasını ve adını Kenan koymayı istiyordu. Oğlu olmamıştı belki ama Kenan isminde bir damadı olacaktı…

Kenan’da aynı heyecanla kahvaltı masasında ailesine açtı durumu. Güler ve Hakan da çok sevindiler. Uzun uzun sorular sordular. Kenan o kadar çok anlattı ki ailesine Burcu’yu, sanki yıllardır tanıyor gibiydiler…

Çok geçmeden tanışma günü belirlendi. 1 hafta sonra aileler tanışacak ve Burcu’yu Kenan’a isteyeceklerdi. Bu ömürlerinin en uzun haftası oldu. Sonunda beklenen gün geldi çattı. Kenan sabahın erken saatlerinde hazırlıklar için evden ayrıldı. Her ikisinin de evinde tatlı bir telaş vardı. Kenan traş oldu, çiçeğini çikolatasını aldı ve eve döndü. Takım elbisesini giydi, içeri geçti ve çoktan hazırlanıp bekleyen Hakan ve Güler’i de yanına alarak yola koyuldu…

Burcu çoktan hazırlanmış hayatının erkeğini bekliyordu. Artık önlerinde bir engel yoktu. Saatler geçmek bilmedi. Kapı çalınca heyecanla koştu ve kapıyı açarak misafirlerini karşıladı. Güler Burcu’yu çok beğenmiş, Hakan’in kulağına eğilerek çok güzel ve efendi bir kız olduğunu fısıldamıştı bile…

Derya hazırlıklarını tamamlayarak misafirlerine doğru yöneldi. Misafirlerini karşıladığı esnada donup kaldı. Beynine kaynar sular dökülmüştü sanki. Nefes alamıyor, odaya sığamıyordu.

Çünkü henüz üniversitede öğrenci olduğu yıllarda delice aşık olduğu, gelecek hayalleri kurup ondan bir oğlunun olmasını ve adını Kenan koymayı istediği ancak uzun ilişkilerini babasının onay vermemesinden dolayı bitirdiği, öğretmeni Hakan evinde tam karşısında duruyordu…

Çaresiz aşklar mıdır ölümsüz olan, yoksa ölümsüz olmaları mıdır onları çaresiz kılan…

Şenol GÜNECİ