EVLİLİK BİRLİKTELİĞİ KAVRAMI
Evlilik birliği, eşler ve varsa çocuklardan oluşan, resmi nikâh ile başlayarak evliliğin sona ermesine kadar geçen süreci kapsayan bir birlikteliği ifade eder. Resmi nikâh ile başlayan bu birliktelik ölüm ile kendiliğinden sona erer ya da yargı kararıyla sona erdirilebilir.
Evlilik birliğini sona erdiren yargı kararları gaiplik, evliliğin butlanı veya boşanma olarak ele alınabilir.
Türk Medeni Kanunu’nun 131. maddesine göre “Gaipliğine karar verilen kişinin eşi, mahkemece evliliğin feshine karar verilmedikçe yeniden evlenemez. Kaybolanın eşi evliliğin feshini, gaiplik başvurusuyla birlikte veya ayrıca açacağı bir dava ile isteyebilir. Ayrı bir dava ile evliliğin feshi, davacının yerleşim yeri mahkemesinden istenir. Evlilik sona ermişse, kadın, evliliğin sona ermesinden başlayarak üç yüz gün geçmedikçe evlenemez. Doğurmakla süre biter. Kadının önceki evliliğinden gebe olmadığının anlaşılması veya evliliği sona eren eşlerin yeniden birbiriyle evlenmek istemeleri hâllerinde mahkeme bu süreyi kaldırır.”
Türk Medeni Kanunu’nun 145. maddesine göre “Eşlerden birinin evlenme sırasında evli bulunması, Eşlerden birinin evlenme sırasında sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun bulunması, Eşlerden birinde evlenmeye engel olacak derecede akıl hastalığı bulunması ve Eşler arasında evlenmeye engel olacak derecede hısımlığın bulunması.” hallerinde evlenme mutlak butlanla batıldır.
Türk Medeni Kanunu’nun 161. maddesi ve devam maddelerinde ise boşanma sebepleri sıralanmış olup, yine TMK 167, 168 ve 169. maddelerine göre “Boşanma davası açmaya hakkı olan eş, dilerse boşanma, dilerse ayrılık isteyebilir. Boşanma veya ayrılık davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir. Boşanma veya ayrılık davası açılınca hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri re’sen alır.”
KANUNLAR ÖNÜNDE EŞİTLİK
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın üçüncü bölümünde ailenin korunması ve çocuk hakları güvence altına alınmış olup, Aile birlikteliği ise Anayasamızın 41. Maddesinde “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.“ şeklinde tanımlanmıştır.”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın yukarıda bahsi geçen 41. md, 1. Fıkrasında önceleri “Aile, Türk toplumunun temelidir” hükmü yer alırken, bu terim Anayasamızın 10. maddesindeki “Cinsiyet” eşitliği konusundaki hüküm açısından yeterli görülmemiş ve sonrasında 03.10.2001 tarih ve 4709 Sayılı Kanun’un 17. maddesi ile buna “ve eşler arasında eşitliğe dayanır.” İbaresi de eklenmiştir.
Bahsi geçen hükümler dışında başka bir gelişme daha yaşanmış ve Anayasamızın “Kanun Önünde Eşitlik” ilkesine ilişkin maddesine 07.05.2004 tarih ve 5170 Sayılı Kanun’un l. maddesi ile kadın-erkek eşitliğine ilişkin II. fıkra hükmü eklenmiştir. II. fıkra hükmüne göre: “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.”
Bu hüküm ile birlikte Anayasamız, “kadın ve erkeklere” özgü eşitlik ilkesini özel olarak güvence altına almıştır.
Böylece bu düzenleme ve değişiklikler ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesi genel olarak “kanun önünde” eşitliği ve bu eşitliğin evli ya da bekâr fark etmeksizin kadınlarla erkekler arasında eşitlik olduğunu hükme bağlamışken yine Anayasamızın 41. maddesi ise eşler arasındaki eşitliği hükme bağlamıştır.
Yukarıda bahsi geçen hükümlere rağmen ilerleyen süreçlerde tespit edilen eksikliklerin giderilmesi ve özellikle de kadının daha fazla korunması amacıyla 08.03.2012 tarih ve 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” 20.03.2012 tarih ve 28239 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un uygulanmasına ilişkin olarak ise 18.01.2013 tarihinde “6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanuna İlişkin Uygulama Yönetmeliği” yürürlüğe girmiştir.
AİLE BİRLİĞİNİN KORUNMASI TEDBİRLERİNİN İŞLEYİŞİ
Anayasamızın 41. maddesi ve devamındaki hükümlere göre “Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar. Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir. Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.”
Ayrıca 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nda ise evlilik birlikteliğinin korunması hususunda önce genel hükümlere yer verilmiş, ardından da eşlerin korunmaları hükme bağlanmıştır.
Türk Medeni Kanunu’nun 195. maddesi kapsamında “Evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmemesi veya evlilik birliğine ilişkin önemli bir konuda uyuşmazlığa düşülmesi hâlinde, eşler ayrı ayrı veya birlikte hâkimin müdahalesini isteyebilirler. Hâkim, eşleri yükümlülükleri konusunda uyarır; onları uzlaştırmaya çalışır ve eşlerin ortak rızası ile uzman kişilerin yardımını isteyebilir. Hâkim, gerektiği takdirde eşlerden birinin istemi üzerine kanunda öngörülen önlemleri alır.” ibareleri yer almaktadır.
Buna göre eşlerin önemli bir konuda anlaşmazlığa düşmeleri ya da tarafların görevlerini yerine getirmemeleri durumda eşlerin beraber veya haricen mahkemeye başvurmaları mümkün kılınmıştır.
Ancak, evlilik kurumunun korunmasına yönelik Hâkim müdahalesi, talebe bağlanmış olup, “eşler ayrı ayrı veya birlikte hâkimin müdahalesini isteyebilirler” hükmü kurulmuştur. Yani korunma tedbirlerinin uygulanması re’sen ya da ihbar yoluyla mümkün olmayacak, yalnızca başvuru neticesinde gerçekleşecektir.
AİLE BÜTÜNLÜĞÜNÜN KORUNMASI
Eşlerden birinin evlilikten doğan vazifelerini yerine getirmemesi ve evlilik birlikteliğinin korunmasının talep edilmesi durumunda mahkemelerin ne gibi önlemler alabileceği de hükme bağlanmıştır.
Evlilik birlikteliğinden doğan yükümlülüğün yerinden getirilmemesi haline örnek olarak, eşlerden birinin ortak konuta gelmemesi, yine tarafların aile olarak yaşamayı kabul etmemesi, ortak konutu düzensiz olarak kullanması, aile fertlerinin sağlık ve eğitim gibi haklarına saygı duymaması ya da ilgilenmemesi gösterilebilir.
Buna göre Hâkim, tarafları uyarma, uzlaştırma ve uzman desteği alma/aldırma gibi kararlar verebilir ancak eşler yalnızca uyarma ya da uzlaştırma talebinde bulunmuş iseler Hâkim diğer koruma tedbirleri hakkında takdirde bulunamayacaktır.
Evlilik birlikteliğinde taraflar için uzlaştırma ve uyarma tedbirlerinin Hâkim takdirinde olmasına karşın, uzman desteği önlemi ise eşlerin rızasına bağlıdır.
Birlikteliği koruma tedbiri kapsamında yardım talep edilecek olan uzman kişi; doktor, psikolog, pedagog, sosyolog, sosyal hizmet uzmanı, aile uzmanı veya eğitmen olabilir.
Yukarıda anlatılanlarda da anlaşılacağı gibi evliliğin korunması tedbirleri için boşanma ya da ayrılık davası açılması şartı bulunmamaktadır.
Türk Medeni Kanunu’nun 196 ve 197. maddelerinde yine boşanma ya da ayrılık davasına gerek olmaksızın aile bütünlüğünün korunması için özel tedbirlere yer verilmiş olup bu tedbirler iki ihtimal halinde değerlendirilmiştir.
Bu ihtimaller eşlerin birlikte veya ayrı yaşama tercihine göre değerlendirilmektedir.
Taraflar arasında boşama ya da ayrılık davası açılmasında uygulanabilecek tedbirler ise TMK’nın 169.mMaddesinde hükme bağlanmıştır.
Eşlerin Birlikte Yaşamayı Tercih Etmeleri Halinde Alınabilecek Koruma Tedbirleri
Evlilik kurumunu korumak amacıyla, eşler birlikte yaşamaya devam ederken alınabilecek tedbirler bağlamında, Türk Medeni Kanunu’nun 196. maddesinin incelenmesi neticesinde “Eşlerden birinin istemi üzerine hâkim, ailenin geçimi için her birinin yapacağı parasal katkıyı belirler. Eşin ev işlerini görmesi, çocuklara bakması, diğer eşin işinde karşılıksız çalışması, katkı miktarının belirlenmesinde dikkate alınır. Bu katkılar, geçmiş bir yıl ve gelecek yıllar için istenebilir.” hükmüne ulaşılabilmektedir.
Bu hüküm kapsamında taraflar birlikte yaşarken ailenin geçimi yükümlüğünü ihmal söz konusu olup, başka bir tabirle maddi konularda eşler arasında çıkan uzlaşmazlığın giderilmesine ilişkin bir tedbirden bahsedilmektedir.
Eski Türk Medeni Kanunu’nun 152. maddesinde ise evi geçindirme sorumluluğu erkeğe (Kocaya) aitti. 4721 sayılı TMK’da ise kadın ve erkek eşitliği temeli bulunduğundan bu hüküm kaldırılarak “Eşler, birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar.” (TMK md. 186) ibaresi eklenmiş ve hem eşitlik ilkesi hem de ortak hayat birlikteliği ortamına uygun hale getirilmiştir.
Eşlerin Ayrı Yaşamayı Tercih Etmeleri Halinde Alınabilecek Koruma Tedbirleri
Evlilik kurumunu korumak amacıyla, eşler ayrı yaşamaya karar verdiğinde alınabilecek tedbirler bağlamında, Türk Medeni Kanunu’nun 197. maddesinin incelenmesi neticesinde “Eşlerden biri, ortak hayat sebebiyle kişiliği, ekonomik güvenliği veya ailenin huzuru ciddî biçimde tehlikeye düştüğü sürece ayrı yaşama hakkına sahiptir. Birlikte yaşamaya ara verilmesi haklı bir sebebe dayanıyorsa hâkim, eşlerden birinin istemi üzerine birinin diğerine yapacağı parasal katkıya, konut ve ev eşyasından yararlanmaya ve eşlerin mallarının yönetimine ilişkin önlemleri alır. Eşlerden biri, haklı bir sebep olmaksızın diğerinin birlikte yaşamaktan kaçınması veya ortak hayatın başka bir sebeple olanaksız hâle gelmesi üzerine de yukarıdaki istemlerde bulunabilir. Eşlerin ergin olmayan çocukları varsa hâkim, ana ve baba ile çocuklar arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümlere göre gereken önlemleri alır.” hükmüne ulaşılabilmektedir.
Ancak bu hükmü boşanmayı düzenleyen TMK’nın 169. maddesi ile karıştırmamak gerekmektedir.
Adli makamlarca verilmiş bir ayrılık kararı olmasa dahi kendiliğinden ayrı yaşama kararı alma hakkı da ayrıca düzenlenmiş ve üç kategoriye ayrılmıştır.
Bunlardan ilki taraflardan birinin ortak yaşam kapsamında kişiliğini tehlikeye düşmesidir. Buradaki “kişilik”ten kasıt kişilik hakkıdır.
Kişilik hakkı kapsamında tarafın, sağlığı, şerefe ve haysiyeti, vücut bütünlüğü, özel hayatı, kişisel alanları, özgürlüğü gibi kavramlar ele alınabilir.
Bu bağlamda fiziki ya da psikolojik şiddet, ihanet, aynı anda farklı kişiler ile birlikte yaşama, hakaret vb. durumlar örnek olarak gösterilebilir.
Bir diğer ihtimal eşin ekonomik güvenliğini tehlikeye düşmesi olup, burada da taraflardan birinin ortak mal varlığına ya da karşı tarafın mal varlığına zarar vermesi ve zarar görmesinin sağlanması veya mevcut malvarlığının yanlış ya da hatalı idare edilerek maddi zarar oluşmasına yol açmaları örnek olarak gösterilebilir.
Ayrı yaşama hakkına konu son hal ise aile huzurunun tehlikeye düşmesidir. Bu hal için ise eşin ve çocukların ruh sağlığına, huzuruna, mutluluğuna, manevi değerlerine karşı gerçekleştirilecek eylemler örnek gösterilebilir.
Özellikle var ise çocukların anne ve baları ile yaşaması ve aile içerisinde huzursuzluk ve geçimsizlikler nedeniyle psikososyal açıdan olumsuz etkilenme ihtimalleri bu tedbirin uygulanmasını gündeme getirecektir.
Aile birlikteliğini koruma tedbirlerinin yanı sıra çocukları ve dağılmış aile taraflarını koruma hususları da kanunlar ile hükme bağlanmıştır. Özellikle çocukların haklarının korunması kapsamında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nda bağlayıcı hükümlere yer verilmiştir.
ÇOCUKLARIN KORUNMASI TEDBİRLERİ
Korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usûl ve esasları düzenlemek amacıyla 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu 15.07.2005 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Çocuk Koruma Kanunu’nun ikinci bölümünde Koruyucu ve destekleyici tedbirler başlığı altında yer alan 5. maddesinde “Koruyucu ve destekleyici tedbirler, çocuğun öncelikle kendi aile ortamında korunmasını sağlamaya yönelik danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma konularında alınacak tedbirlerdir.” İbaresi yer almakta ve bu tedbirler aşağıdaki gibi açıklanmaktadır.
• Danışmanlık tedbiri, çocuğun bakımından sorumlu olan kimselere çocuk yetiştirme konusunda; çocuklara da eğitim ve gelişimleri ile ilgili sorunlarının çözümünde yol göstermeye,
• Eğitim tedbiri, çocuğun bir eğitim kurumuna gündüzlü veya yatılı olarak devamına; iş ve meslek edinmesi amacıyla bir meslek veya sanat edinme kursuna gitmesine veya meslek sahibi bir ustanın yanına yahut kamuya ya da özel sektöre ait işyerlerine yerleştirilmesine,
• Bakım tedbiri, çocuğun bakımından sorumlu olan kimsenin herhangi bir nedenle görevini yerine getirememesi hâlinde, çocuğun resmî veya özel bakım yurdu ya da koruyucu aile hizmetlerinden yararlandırılması veya bu kurumlara yerleştirilmesine,
• Sağlık tedbiri, çocuğun fiziksel ve ruhsal sağlığının korunması ve tedavisi için gerekli geçici veya sürekli tıbbî bakım ve rehabilitasyonuna, bağımlılık yapan maddeleri kullananların tedavilerinin yapılmasına,
• Barınma tedbiri, barınma yeri olmayan çocuklu kimselere veya hayatı tehlikede olan hamile kadınlara uygun barınma yeri sağlamaya yönelik tedbirlerdir.
Ayrıca; “Barınma tedbiri uygulanan kimselerin, talepleri hâlinde kimlikleri ve adresleri gizli tutulur. Tehlike altında bulunmadığının tespiti ya da tehlike altında bulunmakla birlikte veli veya vasisinin ya da bakım ve gözetiminden sorumlu kimsenin desteklenmesi suretiyle tehlikenin bertaraf edileceğinin anlaşılması hâlinde; çocuk, bu kişilere teslim edilir.” Hükümleri ile barınma tedbirlerinin kapsamı ve uygulama şekli de hükme bağlanmıştır.
Tedbirler için başvuru şekli ise Çocuk Koruma Kanunu’nun 6. maddesinde açıkça “Adlî ve idarî merciler, kolluk görevlileri, sağlık ve eğitim kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, korunma ihtiyacı olan çocuğu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna bildirmekle yükümlüdür. Çocuk ile çocuğun bakımından sorumlu kimseler çocuğun korunma altına alınması amacıyla Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna başvurabilir. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu kendisine bildirilen olaylarla ilgili olarak gerekli araştırmayı derhâl yapar.” şeklinde tanımlanmıştır.
Ayrıca adli mercilerce alınacak tedbirler ve usulleri de 7. maddede “Çocuklar hakkında koruyucu ve destekleyici tedbir kararı; çocuğun anası, babası, vasisi, bakım ve gözetiminden sorumlu kimse, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ve Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re’sen çocuk hâkimi tarafından alınabilir.” şeklinde hükme bağlanmıştır.
Çocuk Koruma Kanunu’nun 7. maddesi ve devamında tedbir kararı verilmeden önce çocuk hakkında sosyal inceleme yapılabileceği, bir veya birden fazla kişi için tedbire karar verilebileceği, Hâkimin hakkında tedbir kararı verdiği çocuğun denetim altına alınmasını da isteyebileceği, çocuğun gelişimi de göz önüne alınarak Hâkim tarafından tedbir türünün değiştirilebileceği, çocuk üzerinde bulunan tedbir uygulamalarının ise 18 yaşın dolmasıyla kendiliğinden sona ereceği açıkça belirtilmiştir.
Ayrıca “Mahkeme, korunma ihtiyacı olan çocuk hakkında, koruyucu ve destekleyici tedbir kararının yanında 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre velayet, vesayet, kayyım, nafaka ve kişisel ilişki kurulması hususlarında da karar vermeye yetkilidir.”
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilmiş olan Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 27. maddesinde de “Çocuğun gelişmesi için gerekli hayat şartlarının sağlanması sorumluluğu; sahip oldukları imkânlar ve mali güçleri çerçevesinde öncelikle çocuğun ana–babasına veya çocuğun bakımını üstlenen diğer kişilere düşer.” İbareleri yer almakta olup, aile bütünlüğünün bozulması durumları göz önünde bulundurulduğunda da sözleşmenin 20. Maddesinde “Geçici ve sürekli olarak aile çevresinden yoksun kalan veya kendi yararına olarak bu ortamda bırakılması kabul edilmeyen her çocuk, Devletten özel koruma ve yardım görme hakkına sahip olacaktır.” şeklinde tanımlanmaktadır.
Yukarıda yazılı kanun ve sözleşme maddelerinden de anlaşılacağı üzer her ne kadar reşit olmayan çocuk üzerindeki bakım ve karar hakkı ailesinde olsa dahi, olası bir olumsuzlukta yasalar da gerekli tedbirleri alabilmekte ve yaptırımlarda bulunabilmektedir.
UZMAN GÖRÜŞLERİNİN ÖNEMİ ve İŞLEYİŞ
Evlilik birlikteliğinde taraflar için uzlaştırma ve uyarma tedbirlerinin Hâkim takdirinde olmasına karşın, uzman desteği önlemi ise eşlerin rızasına bağlıdır. Destek, adli mercilerce tavsiye edilebileceği gibi taraflarca da talep edilebilir. Birlikteliği koruma tedbiri kapsamında yardım talep edilecek olan uzman kişi; doktor, psikolog, pedagog, sosyolog, sosyal hizmet uzmanı, aile uzmanı veya eğitmen olabilir.
Bu bağlamda örnek olarak, aile kurumunun korunması ya da anlaşmazlıkların çözülmesi amacıyla Aile Danışmanlarından, çocuk hakkındaki psikososyal problemler hususunda ise Psikolog ya da Pedagog’dan danışmanlık talep edilebilir veya görüş sorulabilir. Eşlerden herhangi birinin bağımlılık problemleri için hekim desteği alınabilir.
Alınan destek veya sunulan rapor sonrasında nihai takdir yine adli makamların olmakla birlikte, bu destekler adliyelerde görevli uzmanlardan ya da taraflar aracılığıyla farklı kişi ya da kurumlardan alınabilir. Adli merciiler her ne kadar kanun ve yasalara hakim olup karar verme yetkisine sahip olsalar da, konu hakkında müdahale ve yorumların en doğrusunu kuşkusuz konunun uzmanları verebilecek olup, uzman desteği ya da görüşü almak süreçlerin daha sağlıklı işleyebilmesi adına büyük önem arz etmektedir.
Şenol GÜNECİ
DOI: 10.13140/RG.2.2.32957.13286
